
Üstad
Hazretlerinin talebesi merhum
Zübeyir GÜNDÜZALP.
Zübeyir Gündüzalp 1920 senesinde Konya'nın Ermenek kazasında
dünyaya geldi.ilkokul
tahsilini Ermenek'te tamamladı.Ermenek'te ortaokul bulunmadığı
için Silifke'ye gitti.1939 senesinde ortaokulu Silifke'debitirerek
memleketine döndü. Balıkesir'in Susurluk kazasında askerlik
vazifesini tamamladıktan sonra Konya Postahanesi'nde telgraf
muhabere memuru olarak çalıştı.1971 yılının 2 Nisan Cuma
günü vefat ederek aramızdan ebediyetlere intikal etti.
Mehmed
Zübeyir Gündüzalp, gündüzler gibi aydınlık bir alp erendi.
Mehmed Zübeyir Gündüzalp; bahadır bir İslâm fedâisi idi,
ateşîn bakışlı, gür bıyıklı, Kafkas Kartalı İmam Şamil'in
ruh ve edâsı ile dolu idi. Zaten neseben de, kendileri Kafkasyalıydı.
Bu İslâm kahramanı, Ermenek yaylasında
dünyaya teşrif etmişti. Bu yayladan Malazgirt'e, Niğbolu'ya,
Mohaç'a gider gibi; Konya, Akşehir, İslahiye ve Urfa'ya
gitmiş, buraların dostluk iklimlerinde yaşamış, daha sonraları
Isparta'nın güller dünyasında, Emirdağ'ının nur dünyasında
hayatlar sürmüştü. Üstadımızın âhirete teşrifinden sonra
Urfa'da kalmıştı. 27 Mayıs'tan sonra mecburen çıkarıldığı
Urfa'dan Ankara'ya gitmiş, bilahare son on yılını İstanbul'da
geçirmişti. Yavuz bakışlı, çelik iradeli, kumandan edalı
bu aziz zat, hayatının baharında bütün varlığıyla, bütün
benliği ile Kur'ân'ın hizmetine koşmuştu. Nur yolunun dertlisi
ve kara sevdalısı olmuştu

Uzun, ince, tığ gibi ve gerilmiş
yay gibi bir vücut.Her
zaman, ayakta ve yatakta üzerindeki elbiseleri, her an sefere
hazır akıncı fedâilerin ruh halinde bir fedâi.Daima düşünen,
nurların tefekkür dünyasında yaşayan bir bahadır.Düşman
karşısında, İslâm askerlerinin önünde kılıç sallayan, Osmanlı
paşaları gibi, cevvaliyet ve hareket dolu.Bahtsız insanların,
Kur'an talebelerini sanki birer adi suçlu gibi çamurlu ayaklarıyla,
evlerindeki tertemiz halıların üzerlerinde dolaşarak alıp
gittikleri günlerde, Selimler'in, Sinanlar'ın edası içinde,
İstanbul'daki Fatih-Yavuz Selim durakları arasında, kaldırımlarda
bir yürüyüşü vardı ki... bazı görülen, yaşanan ve tadılan
durumlarını, ne anlatmak ne de yazmak mümkün değildir!

Hayatı
İslâmın dert ve çilesi ile geçmiş, davası yolunda birçok
meşakkatler çekmişti. Meşakkatler karşısında yılmayan bir
kimseydi. Kur'ân davasına bağlılığın müşahhas bir timsâli,
sıddıkıyetin mümtaz bir ferdiydi."Anam,
babam ve nefsim sana feda olsun Ya Resulallah!" diyen
Sahabilerin bu asırda fedakâr bir varisi, onlar gibi herşeyini
Resulullahın nuruna ve bu nurun yayılmasına hizmet için
fedâ eden, bir zatı, alperendi. Mezkur gerçekleri kendisine
adeta bir kartvizit yapmıştı, isim ve soy isim yapmıştı.
Gündüzlerin, aydınlıkların ve Nur dünyalarının Gündüz Alp'iydi
bu yiğit adam.
Gençliğinin
baharını, hayatının canlı zamanlarını, sıhhatinin en gürbüz
günlerini, varını, yoğunu, hülasa herşeyini muazzez ve misilsiz
bir İslâm dertlisinin derdine fedâ etmişti.Gündüzalp, Üstadını
ilk defa 1946'da Emirdağ'da ziyaret etmiş. İlk ziyaretinde
heyecandan tir tir titriyor ve mütemadiyen gözyaşlarını
tutamayarak ağlıyormuş. Üstad, "Keçeli, neden ağlıyorsun?"
diye onu bağrına basıp dua etmiş. Üstadının ikazı üzerine
dışarı çıkıp yüzünü gözünü yıkamış tekrar Üstadın huzuruna
kabul edilmiş. Ayrılık zamanı gelince Zübeyir Gündüzalp,
Üstadına, "Memuriyetten ayrılıp, yanınızda hizmet etmek
istiyorum" demiş, Bediüzzaman, bu fedakârlığa çok memnun
olmuş; cevaben, "Vazifene devam et, Konya'da daha çok
hizmet edersin. İnşaallah, ileride alırım seni yanıma"
demiş.
1948 senesinde Afyon'a tevkif edilmiş, burada Üstadıyla
birlikte altı ay mevkuf kalmış. Yanlışlıkla tahliye edildiği
zaman, sırf Üstadından ayrılmamak için, tahliyesinin yanlış
olduğunu bildirerek, tekrar tevkif edilmesini sağlamış.
Yine İslâmın bu kahraman fedaisi, Üstadıyla beraber olmak
arzusuyla, Nur Risalelerini okuyup yazdığını bildirerek,
kendi kendini ihbar etmiş.
Yandaki
resimde Isparta Tugay Camii temel atma töreninde Üstad hazretlerine
harcın döküleceği yeri işaretle gösteren merhum Zübeyir
GÜNDÜZALP dir.Yıllar sonra bu fotoğrafla ilgili olarak,
muhterem Abdülvahit MUTKAN'a ''Üstadımıza harcı dökeceği
yeri el işaretiyle göstererek,edebe muhalif hareket ettiğini
düşündüğünü ve bu resimden duyduğu rahatsızlığı' 'dile getirmiştir.
Üstadımızla ilişkilerinde bu derece hassas ve dikkatliydi
merhum Zübeyir GÜNDÜZALP.
"Anam,
babam ve nefsim sana feda olsun Ya Resulallah!" diyen
Sahabilerin bu asırda fedakâr bir varisi, onlar gibi herşeyini
Resulullahın nuruna ve bu nurun yayılmasına hizmet için
fedâ eden, bir zatı, alperendi. Mezkur gerçekleri kendisine
adeta bir kartvizit yapmıştı, isim ve soy isim yapmıştı.
Gündüzlerin, aydınlıkların ve Nur dünyalarının Gündüz Alp'iydi
bu yiğit adam. Genç yaşında ölmüştü. Henüz elli yaşını bile
bulamamıştı. Yayınlanan mahkeme müdafaaları ve notlarından
derlenen kitap ve kitapçıklar onun muhteşem şahsiyetini
gösteren aynalardır. Kendisine zulmeden zalimler bile, onun
'Vur! Vur! diye haykırışından korkarak, vurmalarını bırakırlardı.
Öyle bir rehber şahsiyetti ki, iman ve Kur'ân yolunda hizmet
etmek isteyenlere herşeyiyle yardımcı olur ve yol gösterirdi.Hayatı
İslâmın dert ve çilesi ile geçmiş bir alp eren
Nice nice büyük zatlar vardır ki; bunların, vefat edip de,
dünyaya veda ettikten sonra kıymetleri bilinir. Hasretle,
takdirlerle anılırlar. Bu büyükler yeraltına düşen çekirdekler
gibidirler, ölümden sonra çiçek açarlar, yaprak açarlar,
koku ve meyve vermeğe başlarlar. Bu bilinmez zatların, hayatları
sanki ölümlerinden sonra başlar..Bu
büyük insan 1971 yılının 2 Nisan Cuma günü vefat ederek
aramızdan ebediyetlere intikal etmişti. Cuma günü olan vefat
hadiseleri, Aleyhissalatü Vesselam Efendimizin şu meâldeki
hadislerini hatırlatır bana:"Cuma günü veya gecesi
ölen kimse, kabir azabından korunur.
1964'ün
sonbaharında Eskişehir'de muhterem Abdülvahid Tabakçı'nın
nur kokan hanesinde tanımıştım bu azizi. Lütufkâr alâkalarıyla
üç gün misafiri olmakla şerefyâb olmuştum.
Açık
alnı yılların izini taşıyan alın çizgileri ve yanlardan
dökülmüş saçları.
Ciddiyet
ve vakar dolu bir sima, gülmeyen fakat gülümseyen bir çehre.
Tane
tane, sert ve yol gösteren kelimeler ve konuşmalar.
İslâmın
yüce tarihindeki meseleleri, nurlardaki bahislerle birleştirilerek
anlaştılar.
İslâm'ın
dertlisi
Feregat
ve fedakârlığın doruk noktasını ifade eden, şu mısraları
müteaddit defalar, iri harlerle bana yazdırarak, odasına
bir levha halinde asmıştı:
"Muarradır,
feza-yı feyzimiz şeyn-i temennadan
Bize
dad-ı ezeldir, zîrden, bâlâdan istiğna
Çekildik,
neşve-i ümitten, tûl-u emellerden
Öyle
mecnunuz ki; ettik vuslat-ı leyladan istiğna."
Kara sevda
Kendisini tedavi etmek isteyen doktorlara:
"Ben
Risale-i Nur'larla insanların ve İslâmların imanını kurtarmaları
için gece-gündüz çalışma diye bir kara sevda hastalığına
tutulmuştum. Sizin tıbbiyenizde, doktorluğunuzda 'kara sevda'
hastalığının ilacı ve tedavisi var mıdır?" diye sorular
yöneltiyordu.
Uzun,
ince, tığ gibi ve gerilmiş yay gibi bir vücut.
Her
zaman, ayakta ve yatakta üzerindeki elbiseleri, her an sefere
hazır akıncı fedâilerin ruh halinde bir fedâi.
Daima
düşünen, nurların tefekkür dünyasında yaşayan bir bahadır.
Düşman
karşısında, İslâm askerlerinin önünde kılıç sallayan, Osmanlı
paşaları gibi, cevvaliyet ve hareket dolu.
Bahtsız
insanların, Kur'an talebelerini sanki birer adi suçlu gibi
çamurlu ayaklarıyla, evlerindeki tertemiz halıların üzerlerinde
dolaşarak alıp gittikleri günlerde, Selimler'in, Sinanlar'ın
edası içinde, İstanbul'daki Fatih-Yavuz Selim durakları
arasında, kaldırımlarda bir yürüyüşü vardı ki... bazı görülen,
yaşanan ve tadılan durumlarını, ne anlatmak ne de yazmak
mümkün değildir!
Üstadın hizmetinde
Gençliğinin baharını, hayatının canlı zamanlarını, sıhhatinin
en gürbüz günlerini, varını, yoğunu, hülasa herşeyini muazzez
ve misilsiz bir İslâm dertlisinin derdine fedâ etmişti.
Günün
birinde, Pakistan devlet adamlarından Ali Ekber Şah'ı, Emirdağ'dan
yolcu etmek için; bu zatla birlikte on kilometre kadar yola
iştirak ettikten sonra, Ekber Şah'la vedalaşırken, karşı
istikametten gelen başka bir arabadan da, sevgili Kur'an
talebesi Zübeyir Gündüzalp çıkagelmişti nurlu Üstadın yanına.
Bu esnada Üstad şunları ifade ediyordu:
"Biz
bir veziri uğurlamaya geldik, başka genç bir veziri de karşılamaya
gelmişiz!"
Bu
vedâ ve mülakattan sonra ise nurlu Üstad: "Hayır hayır,
ben Zübeyir'i karşılamaya geldim!" diye düşüncelerini
dile getiriyordu.
İki ermişin latifesi
Kur'ân'a hizmet yolunun gönüllü erlerinden olduğumuz günlerde
İstanbul Fatih-Çarşamba-Beyceğiz semtindeki bir nur meclisinde
cereyan eden tatlı bir hatırayı da, Mehmet Kaya namındaki
gönül dostu, Nur talebesi şöyle anlatmaktadır:
Toplanan
genç cemaatte Albay İbrahim Hulusi Yahyagil ve Zübeyir Gündüzalp
ve Mustafa Sungur da bulunmaktadır. Merhum Hulusi Bey yapılan
dersi hatıralarla izah ederken, Zübeyir Gündüzalp Ağabeyimiz
de, kapının yanında, her zamanki haliyle, diz üstü oturmuş,
derin bir sessizlik ve huşu içinde Nur albayının derslerini
dinliyordu. Ders esnasında Hulusi Bey, kendilerine dönerek:
"Hazret!
Vaziyetin ve haletin ermişlere benziyor.." diye latif
bir şaka yapınca, anında Zübeyir Gündüzalp, Albay Hulusî
Beye şu latifeyle cevap veriyordu:
"Efendim,
ermiş konuşuyor..."
Gerçek
büyüklerin şaka ve latifeleri bile büyük ve latif olmaktadır.
Çünkü ermişlerin bahçesi Kur'ân kokusu ve Medine sürmesiyle
sürmelenmiştir.
"Yanmayan,
yakamaz!"
Konuştuğu
zamanlarda gür ve tok sesiyle, kesin ve keskin cümleler
kullanırdı. Sözler ağzından vecizeler halinde dökülürdü.
Muhatabını
ikna eden, ona yön veren, hedef gösteren cümle ve fikirler
serdederdi.
İstanbul-Süleymaniye'nin
aydınlık dershanesinde, Kirazlı Mescid'in saadet dünyasına,
dünyanın çeşitli belde ve ülkelerinden birçok alim insanlar
gelirdi. Bunlara tesadüf ettiğim üç insan tercümanlık yaparlardı.
Bazen merhum Gündüzalp Ağabey öyle ateşli ve âhenkli bir
şekilde anlatırdı ki; gelen yabancılar, Türkçe bilmedikleri
halde, tercümanlar da, daha tercüme etmedikleri halde, gülerek,
Zübeyir Gündüzalp, anlatmak istediği o ateşîn cümle ve mânâları
anladıklarını söylerlerdi. Artık tercümeye lüzum olmadığını
ifade ederlerdi. En ümitsiz günlerde ve zamanlarda kendisiyle
görüşen İslâm alimleri yanından sevinçlerle, ümit ve şevkle
ayrılırlardı. Hazret-i Mevlânâ'nın veciz bir ifadesini duymuştum.
Büyük Celaleddin Rumi Hazretleri: Yanmayan yakmaz! ..çok
büyük bir gerçeği veciz şeklinde ifade buyurmuş.
İşte,
Kafkasları'ın bu alperen insanı, Kafkas insanın Mücahid
ruhunu alan bu insan inandığı kesin hakikatın Kur'ân gerçeğini
öyle ifade ederdi ki; içindeki iman ateşini karşısındaki
de duyardı. Kalbindeki iman ateşiyle konuştuğu kimseleri
hemen yakardı.
Hayatı
İslâmın dert ve çilesi ile geçmiş, davası yolunda birçok
meşakkatler çekmişti. Meşakkatler karşısında yılmayan bir
kimseydi. Kur'ân davasına bağlılığın müşahhas bir timsâli,
sıddıkıyetin mümtaz bir ferdiydi.
"Anam,
babam ve nefsim sana feda olsun Ya Resulallah!" diyen
Sahabilerin bu asırda fedakâr bir varisi, onlar gibi herşeyini
Resulullahın nuruna ve bu nurun yayılmasına hizmet için
fedâ eden, bir zatı, alperendi. Mezkur gerçekleri kendisine
adeta bir kartvizit yapmıştı, isim ve soy isim yapmıştı.
Gündüzlerin, aydınlıkların ve Nur dünyalarının Gündüz Alp'iydi
bu yiğit adam.
Genç
yaşında ölmüştü. Henüz elli yaşını bile bulamamıştı. Yayınlanan
mahkeme müdafaaları ve notlarından derlenen kitap ve kitapçıklar
onun muhteşem şahiseyetini gösteren aynalardır. Kendisine
zulmeden zalimler bile, onun 'Vur! Vur! diye haykırışından
korkarak, vurmalarını bırakırlardı. Öyle bir rehber şahsiyetti
ki, iman ve Kur'ân yolunda hizmet etmek isteyenlere herşeyiyle
yardımcı olur ve yol gösterirdi.
Zübeyir
Gündüzalp'in kısaca hayatı
Zübeyir Gündüzalp 1920 senesinde Konya'nın Ermenek kazasında
dünyaya geldi. Babasının adı Mehmed, annesi ise Seyyide
Hanım. Anne ve baba tarafından her iki dedesi de, 93 Harbin'den
sonra Kafkasya'dan Anadolu'ya hicret etmişler. Bu hicretten
sonra Ermenek'e yerleşmişler. Baba tarafından dedesinin
lâkabı Zeyvergil, ana tarafından dedesinin lâkabı ise Hurşit
Çavuşlar. Hurşit Çavuşlar yedi kardeşmişler, Rus istilâ
ve belâsından sonra, bu kardeşler bir daha birbirlerini
görmeden ebediyete göçmüşler. Zübeyir Gündüzalp'in ailesi
Ermenek'te Zeyvergil diye tanınmaktadır.
Zübeyir
Gündüzalp, İstiklâl Harbi'nin en buhranlı günlerinde, Ermenek'in
Zaviye Mahallesinede -yeni ismi Taşbaşı- hayata gözlerini
açmıştı.
Ezan
sesiyle kulağına ismini Zeyver diye koymuşlar. Sonradan
Üstadı bu ismi Zübeyir diye değiştirmiş.
Mehmed
Efendi ile Seyyide Hanım'ın dört evlâdı vardır. Bunlardan
ikisi erkek, ikisi kız. Babaları 1968'de, anneleri ise 1975'de
vefat etmiştir.
Merhum
Zübeyir Gündüzalp, ilkokul tahsilini Ermenek'te tamamlar.
Küçükken çabuk sinirlenir, kardeşlerini ve komşu çocukları
dövermiş. Annesi küçüklüğünde yaramaz olduğunu, ele avuca
sığmadığı ve çok cesur olduğunu anlatmıştı.
Ermenek
Postahanesi'nde birkaç sene memur olarak çalışır. Bu sırada
teftişe gelen bir müfettiş, çok genç olan Zübeyir Gündüzalp'in
mors alfabesiyle telgraf alışını çok beğenmiş. Kendisine
biraz daha tahsil yapmasını, ileride tahsili olmayanların
meslekte yükselemeyeceklerini hatırlatmıştır. Bunun üzerine
, Ermenek'te ortaokul bulunmadığı için Silifke'ye gider.
1939 senesinde ortaokulu Silifke'de bitirerek memleketine
döner. Daha sonra Konya'da açılan bir imtihana girer ve
imtihanı kazanarak Ermenek'te postahane memurluğuna tekrar
başlar. Bir müddet burada çalıştıktan sonra askere gider.
Balıkesir'in Susurluk kazasında askerlik vazifesini tamamladıktan
sonra Konya Postahanesi'nde telgraf muhabere memuru olarak
çalışır.
Risale-i
Nur'u tanıması
İşte, İslâm kahramanı merhum Zübeyir Gündüzalp, Risale-i
Nur Külliyatını bu memurluğu sırasında tanımak şerefine
nail olur. Konya'nın tanınmış tüccarlarından Feyzi, Mehdi
ve şehid tayyarece Ömer Beyin babaları Sabri Halıcı vasıtasıyla
Nur Risalelerini okumaya başlamış. 1944 senelerini takip
eden yıllarda Konya'da Zübeyir Gündüzalp'le beraber münevver
ve imanlı bir gençlik grubu, Nur Risalelerini tanır. Bu
zatlardan tesbit edebildiğimiz isimler şunlardır: Muhsin
Alev, Ziya Arun, Ziya Nur Aksun, Kâmil Öztürk, Ahmet Atak,
Feyzi, Mehdi ve Ömer Halıcı kardeşler.
Merhum
Zübeyir Gündüzalp'in küçük kardeşi Haydar Bey, 1945 senesinde
Konya'ya gittiği zaman, ağabeyinin Muhsin Alev'le bir evde
beraber kaldıklarını ve kendisine Nurlardan bahsettiğini,
Üstadının büyük bir İslam âlimi olduğunu anlattığını ifade
etti.
Üstadı
ilk ziyareti
Gündüzalp, Üstadını ilk defa 1946'da Emirdağ'da ziyaret
etmiş. İlk ziyaretinde heyecandan tir tir titriyor ve mütemadiyen
gözyaşlarını tutamayarak ağlıyormuş. Üstad, "Keçeli,
neden ağlıyorsun?" diye onu bağrına basıp dua etmiş.
Üstadının ikazı üzerine dışarı çıkıp yüzünü gözünü yıkamış
tekrar Üstadın huzuruna kabul edilmiş. Ayrılık zamanı gelince
Zübeyir Gündüzalp, Üstadına, "Memuriyetten ayrılıp,
yanınızda hizmet etmek istiyorum" demiş, Bediüzzaman,
bu fedakârlığa çok memnun olmuş; cevaben, "Vazifene
devam et, Konya'da daha çok hizmet edersin. İnşaallah, ileride
alırım seni yanıma" demiş.
Zübeyir
Gündüzalp, Konya'da dört sene kalmış. Bu esnada Babalık
gazetesinde çalışmış ve orada çocuk terbiyesine ait bazı
makaleler yazmış.
Nihayet
1948 senesinde Afyon'a tevkif edilmiş, burad Üstadıyla birlikte
altı ay mevkuf kalmış. Yanlışlıkla tahliye edildiği zaman,
sırf Üstadından ayrılmamak için, tahliyesinin yanlış olduğunu
bildirerek, tekrar tevkif edilmesini sağlamış. Yine İslâmın
bu kahraman fedaisi, Üstadıyla beraber olmak arzusuyla,
Nur Risalelerini okuyup yazdığını bildirerek, kendi kendini
ihbar etmiş.
Bundan
sonraki hayatı, beş-altı ay Eskişehir'de ve nihayet büyük
kısmı İstanbul'da dinî hizmetlerle haşir-neşir olarak geçmiştir.
Üstaddan
hatıralar
"Birgün Emirdağ'da Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin
birkaç hizmetkârıyla bir çınar ağacına gittik. Üstad çınar
ağacına çıktı. 'Burası benim medresemdir, ders okuyun' dedi.
Biz de okuduk. 'Duymuyorum' diyerek faytonda olan iple üç
kişi belimizden ağacın gövdesine bağladı ve bize iki-üç
saat ders yaptı.
"Umumî
bir vasıta ile birgün Eskişehir'e gidiyoruz. Yanımızda da
bir yabancı vardı. Sigara içiyordu. Ben de hiddetlenmiştim.
Adama tokat vursam veya lâf söylesem Üstad Hazretleri kızacak
diye düşünürken, baktım, Üstad Hazretlerinin yanında bir
kişilik yer açıldı. Kalktım, oraya oturdum. Üstadımız ise
hiçbir şey söylemedi, sükût etti.
"Birgün
otomobille büyük bir buğday tarlasından geçiyorduk. Biz
bunların ekmek olup yenmesini düşünüyorduk. Bu sırada Üstad
bize, 'Ekmeği sizin, tefekkürü benim' dedi.
*
* *
"Üstad
seher namazını eda ettikten sonra, bir bardak limonlu çay
içerdi. Hz. Üstadımız her ne zaman olursa olsun, çaya ve
limon konulacak yemeklere limon damlatırdı. Üstadımız Bediüzzaman
Hazretleri asıl yemeği kuşluk zamanında yerdi. Öğle vakti
pek az, birkaç lokma bir taam alırdı. İkindi namazından
evvel asıl yemeği yerdi. Ancak akşam namazından sonra okuyacağı
esnada limonlu bir bardak çay içerdi. Yatsı namazından sonra
Resul-i Ekreme (a.s.m.) imtisalen hemen yatardı. Yatmadan
evvel küçük bir lokmacık taam yerdi. Sonra 'Âyete'l-Kürsî'
yi okur, yatardı. Seher vaktinden çok evvel kalkar, evradını
okurdu, sabah namazından evvel veya sonraya kadar. Sabah
namazını erken edâ ederek yanında bulunan hizmetkârlarına,
basılan kitaplardan ders yaptırır, kendisi de eski hurufla
yazılı aslından takip ederdi. Üstad Hazretleri çorba olarak
pirinç ve şehriye yerdi. İçine yumurta kırdırırdı. (Bunu
75 yaşından sonra yerdi. Yemeğin üzerine 4-5 habbe üzüm
yerdi. Her habbeyi yiyişinde Besmele okurdu. 75-80 yaşlarında
ömrünün sonuna kadar gördüğüme göre, kabuklarını soyar,
çekirdeklerini çıkarır, yanındaki hizmetkârlarına lutuf
ederdi.
*
* *
"Üstadımız
Bediüzzaman Hazretleri bir âyet-i kerimeye mânâ vererek,
bir camide vaaz veriyor. Camide bulunan âlimler, şeyhler,
ahali öyle müessir ve emsalsiz tefsiri, kütüb-ü İslâmiyede
ve Kur'ân tefsirlerinde göremiyorlar. Çok hayran olup Üstadımıza
minnettar oluyorlar. Fakat kıskanç bir şeyh, iki mürîdine
emrediyor. 'Bediüzzaman'ı, sık sık gelip geçtiği şu tenha
geçitte akşam namazından sonra mavzerle vurun!' diyor. Şeyhin
müridleri aynı günde akşam namazından sonra, mezkûr geçitte
Üstadımız Bediüzzaman Hazretlerinin oradan geçmesini bekliyorlar.
Hazreti Üstad geçide yaklaşınca o iki mavzerli müridleri
görüyor. O iki mürid de Hazreti Üstadı görür görmez mavzerleri
hemen kaldırıp Üstada ateş etmek üzere iken, kolları felç
tutmuş gibi oluyor, mavzerler yere düşüyor. Merhum Üstad-ı
Pâkimiz o iki müridin omuzlarına mübarek kollarını koyuyor
ve 'Kabahat sizin değildir, ben size hakkımı helâl ediyorum'
diyerek yoluna devam edip tek başına gidiyor.
"Bu
harikulade hâdise o gün şâyi oluyor. Merhum Üstad o zamanlar
çok genç olduğundan, yaşlı ve büyük bazı âlim ve şeyhler,
Üstadın 'Bediüzzaman' lâkabını benimseyemiyorlardı. Fakat
bu hâdiseden sonra hakikaten Üstadımız Said Nursî Hazretlerinin
'Bediüzzaman' olduğunu tasdik ve takdir ediyorlar."
Zübeyir
Gündüzalp'in notlarından seçmeler
Kur'ân nurlarından sadık talebesi, İslâmiyetin fedakâr hizmetkârı,
rahmetli Zübeyir Gündüzalp Ağabeyin dersinden, sohbet ve
nasihatlarından zaman zaman istifade edip feyiz alırdık.
Yazılacak bir makalede kâğıt kullanma şeklinden, Üstada
ait herhangi bir hatıraya kadar birçok mevzuların üzerinde
ciddiyetle durur; gayet net ve keskin ifadelerle, yaptığı
izahlarla muhatabını aydınlatırdı. İlk günkü görüşmemizden
en son görüştüğümüz günlere kadar daima yazmanın ehemmiyet
ve faydalarını anlatırdı. Zaman zaman da "müellif efendi"
diye takılarak, lâtife yapardı. Küçük çocuklara öğretmek
için hazırladığı kelimeler defteri, hadis mealleri ve İslâmî
sözlerden derlediği birçok defterleri bulunmaktadır.
Bu
notlardan bazıların takdim ediyoruz:
Bilgili
insan
"Bilgili insan güneşe benzer, girdiği yeri aydınlatır.
Bir saat ilme çalışmak
"Bir
kimse bir saat ilim tahsil ederse, bir geceyi ihya etmekten
daha hayırlıdır. Eğer bir gün ilim tahsil ederse, üç ay
oruç tutmaktan hayırlıdır.
"Kim
ilim meselelerinden bir mesele öğrenirse, öğrendiği ilmi
başkalarına öğretirse, o kimseye yetmiş sıddık sevabı verilir.
İlim
öğretmek
"İlim tâlimine, öğretimine memur olan insanların öğrettiği
ilim ile ister amel edilsin, ister edilmesin; ücreti, ancak
kabul olmuş bin rekât nafile namaz kılmaktan efdaldir. Eğer
o kimsenin öğretmiş olduğu ilim ile amel edilirse, kıyamete
kadar amellerin sevabı o kimsenin defterine yazılır.
Enbiya
hakkında sohbet ayn-ı ibadettir
"Enbiyâ-yı izamdan (büyük peygamberlerden) her birinin
gerek isimleri ve gerek ibadet ve ahlâklarından bahisler
etmek, ayn-ı ibadettir. Kezâlik, salih, yani ehl-i takva
denilen ve Sünnet-i Seniyyeden ayrılmayan ve bid'a ile amel
etmeyen kimseleri sevmek, hallerinden bahsetmek keffâretü'z-zünûbtur
(günahlara keffarettir).
Ey
nefsim!
"Tahkikî iman ilmini oku. Hakkı ve hakikatı öğren.
Cahil kalma. Münevver ol. Aydın ol. Cahil insan, cahil bir
genç, cahil bir kadın, ne kadar varlıklı da olsa yine fakirdir,
geridedir, aşağıdadır. Okuyan erkek ve kadın, genç ve ihtiyar
daima ileride, daima yükseklerdedir. Bütün fenalıkların,
hayattaki bütün bedbahtlıkların vasıtası cehalettir. Bütün
iyilik ve güzelliklerin, bütün saadet ve huzurun tek çaresi
ilm-i iman bilgisiyle aydınlanmak ve nurlanmaktır.
"Hem,
erkek ve kadın için ilme çalışmak, cahillik bataklıklarında
batmamak farzdır. Cenab-ı Hakkın ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü
Vesselâm Efendimizin emridir.
"Her
türlü belâlar, şer ve azaplar, dinimizi iyi bilmemezlikten,
tahkikî iman ilminin nurundan ve feyzinden mahrum kalmaklıktan,
cehalet karanlıklarından ileri gelir. Her nevi saadetler,
her çeşit selâmetler, ferah ve neşeler, umum huzur ve sükûnlar,
her sınıf güzellikler, tahkikî iman ilmi ile tenevvür etmekten,
aydınlanmaktan ileri gelir.
İslâm
büyüklerinin hayatı ve hatıraları genç nesiller için en
güzel rehberdir. Hayatın fırtınalı ve dağdağalı hadiseleri
içinde bu rehberler ışıklı deniz fenerleri gibi aydınlık
verirler. Hayatını vatan, millet ve din yolunda feda eden
maneviyat önderleri ise, dünyada birer kutup yıldızı oldukları
gibi, ukbâda da günahkârların şefaatçisi olurlar.
İman
ilmi
"Ey genç kardeşim ve zamanlarını hayhuylu, başıboş
yaratıklar gibi boşluklar içerisinde geçiren sersem nefsim!
Bu yaşa geldin, çocukluktan çıktın. Çocuklar var ki, sen
onlardan geçersin. Sakallı çocuk olmak, bir insan için maskaralık,
çirkinlik ve kötülük alâmetidir.
"Halbuki
sana yakışan, senin taze ve şirin gençliğine yaraşan, hoplayıp
zıplamayı bırakıp, olgun ve yüksek bir Müslüman namzedi
olarak ilm-i imana çalışmak, İslâmiyetin yüce bilgisiyle
bilgin olmaya gayret etmektir. Allah'a ibadet ve itaat edip,
namaz ve ibadete sarılıp, güzel gençliğini çirkinleşmekten,
gençlik günlerini boşu boşuna öldürmekten kurtarmaktır.
"Kendini
bir yokla. Ben seni görüyorum ki, sende parlak ve ebedî
bir istikbali kazanmak kabiliyeti var. Bu istidat senin
gençlik ruhunun nurundan fışkırarak, senin manevî ve maddî
simanda ışıldamakta, gözlerinden okumaya ve Allah'a ibadete
olan sevgi kıvılcımları pırıl pırıl pırıldamaktadır. Bu
nurları karartmamayı, bu ışıkları söndürmemeyi aklın ve
kalbin sana feryad ü figânla ihtar ediyor.
"Ruhun
, derinliklerde 'Oku! Allah'ın bahtiyar bir kulu, cemiyetin
gülü, İslâmiyetin bülbülü ol!' diye İlâhî bir sada ile sana
sesleniyor. Bu sadaya kulak verip nur-u Kur'ân'la ilim ve
irfan sahibi olarak iki cihadın saadetiyle mes'ud ol!
"Ah,
nur kardeşim! Sözlerin, senin bu sevimli özleyişlerin, senin
bu sevgi dolu tavsiyelerin beni iman, İslâm ve Kur'ân yolunu
öğretmek yolunda nur-u Kur'ân, nuruna kaptırdı.
*
* *
"Ya
İlâhî ve Rabbî! Kusurlarımı affeyle! Beni Kendine kul kabul
eyle. Beni nur-u imanla münevver eyle. Emanetinin alınma
zamanına kadar beni emanette emin kıl.
Merhamet
"Merhametsizliğin bir alâmeti, nisyan-ı nefisle, kendi
kusurlarını unutmakla din kardeşlerinin her birinde bir
kusur bulmak, onlara karşı sevgisini ve merhametini kaybederek
tenkid gözlüğünü takınmaktır. Kendi kusurlarına; yakını
uzaklaştırıcı, sisli gösterici âletle bakıp, din kardeşinin
kusurlarına ise mikroskopla bakmaktadır. Böyle fertlerden
mürekkep yiğitler, kuvvetsiz cılızlardır. Kendi kusurlarını
gören, ihvanlarınınkini örten; kendi kabahatini büyük, din
ve dâvâ kardeşinin kabahatini küçük gören, hattâ görmeyen
Müslümanlar, Allah'ın rahmet ve mağfiretine nail olan, yüksek
ahlâklı, yüksek seciyeli Müslümanlardır, ehli iman nişanını
taşıyan dindarlardır. Öyle fertlerden müteşekkil azlar,
çoktur. Küçükler, büyüktür. Zaifler, kuvvetlidir.
*
* *
"Merhametsizlikten,
münekkitlikten kurtulma yolunda ilerle, ey kardeş! Aksi
halde, ya yakında, ya uzakta, ya dünyada; ya Haktan, ya
halktan inmesin sana adem-i merhamet. Zira, "Men dakka
dukka" [Eden bulur]. Merhametsizlik etme, sonra merhametli
dosttan dahi merhametsizlik görürsün. Eğer görmezsen dünyaya
mukabil, ukbada görürsün muzaaf ceza, bunu bil.
*
* *
"Merhametsizliği
körükleyen, hürmetsizliği alevlendiren öfke zamanındaki
hürmet ve muhabbet, cennetmekân kimselerin güzelliklerindendir.
*
* *
"Öfke
zamanında hürmet ve merhamet en güzel ahlâktır.
*
* *
"Merhamet
tohumunu eken, muhakkak huzur ve saadet harmanını elde eder.
*
* *
"Güya
kendisi kusurdan müberrâ olmuş, hata ve yanlışlardan kurtulmuş
gibi, çoklarının ve içinde yaşadığı muhitteki ehl-i imanın
kusurları ile fiilen, amelen ve hayalen uğraşmak merhametsizliktir.
Bu fena huya sahip olanlar, bu tehlikeli merhametsizliği
işleyenler, nisyan-ı nefs illetine tutulmuş ve nefsinin
şımarmış olması ihtimalinden titresinler. Ef nefsim! Sen
titre, kendine bak, kendini gör, kendini bil, kendini anla,
kendini tecessüs et; ancak nefsine müfettiş, nefs-i emmârene
murakıp olmak yüksekliğine çık.
Sabır
ve rıfk
"Cennete giren fazilet sahiplerine melekler sorarlar:
"Faziletiniz
nedir?"
"Onlar
da,
"Zulme
uğradığımız vakit saberderdik; bize kötülük edilince de,
rıfk ile davranırdık' diye cevap verirler.
Hadis
meâli
* * *
"Allahu
Teâlâ sertlik ve kabalığa vermediği ecir, sevap ve mükâfatları,
rıfk ve mülâyemete, yumuşaklığa verir. Rıfktan mahrum olan
ev halkı, çok şeylerden mahrum olurlar.
Hadis
meâli
* * *
"Rıfktan
[şefkatten] mahrum olanlar, hayırdan, sevaplı amellerden
mahrum kalırlar.
Hadis
meâli
* * *
Hilm
"Hiddete
getirilince kızmayıp, hilm ve sabır gösteren kimse, Allah
sevgisine mazhar olur.
Hadis
meâli
* * *
Sabır ve bağışlamak
"Peygamberimiz
sorar:
"Allahu
Teâlâ'nın,şerefleri ne ile kıymetlendirdiğini ve dereceleri
ne ile yükselttiğini size bildireyim mi?'
"Ashab-ı
Kiram, Hazret-i Peygamber (a.s.m.) Efendimize, 'Buyur, bildir,
yâ Resulallah!' diye cevap verirler.
"Hazreti
Fahr-i Kâinat Efendimiz ferman buyururlar ki:
"Sana
karşı cahilâne hareket edildiği zaman, halim ve yumuşak
olursun, sana zulmedenleri bağışlarsın, sana vermeyenlere
sen verirsin ve senden alâkasını kesenlerle sen alâkalanırsın.'
Rıfk
"Resul-i
Ekrem Efendimiz buyuruyor ki:
"Allahu
Teâlâ rıfk sahibidir. Her hayırlı işte rıfkı sever.'
Hiddet
"Resul-i
Ekrem (a.s.m.) kendisinden birşey öğretmesini, lütfetmesini
talep eden bir kimseye ferman etti:
"Hiddetlenme.'
Dindar
kadınlarımız
"Resul-i
Ekrem (a.s.m.) Efendimiz, kadının din, namus, şeref ve hukukuna
büyük ehemmiyet verirdi. Onlara rikkat ve şefkatle muamele
buyururlardı. Kadınların hislerindeki inceliği, seriütteessür
oldukların, kalblerindeki hassasiyet ve merhameti çok iyi
bildiğinden gönüllerini incitmemek için dikkat gösterir
ve hanımların haksız yere kalblerinin kırılmaması hususlarında
tavsiyelerde bulunurlardı.
"Resul-i
Ekrem (a.s.m.) Efendimiz buyurdu ki:
"Kadın,
Allah'ın, kullarına en büyük hediyesidir. Allah'tan korkun,
onlara zulüm ve eziyet etmeyin, onları ihmal eylemeyin.'
Kız
evlâdı
"Anne
ve baba, kız çocukları hakkında daha ziyade re'fetperver,
şefkatli olmalıdır. Zira onların fıtratları, yaratılışları,
zaif, nahif ve hassasedir. Kız çocukları daha ziyade merhamete,
siyanet ve korunmaya muhtaçtır.
Üç
kız evlâdı
"Hazreti
Peygamber (a.s.m.) Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde buyurdu
ki:
"Üç
kız çocuğuna nail olup da onlara, kendisine muhtaç olmayacakları
zamana kadar infak ve ihsanda bulunan, nafakaların temin
eden kimseye, Cenab-ı Hak cennetini vâcib kılmıştır. Meğerki
o kimse affedilmeyecek büyük bir günah işlemiş olsun veya
böyle bir amelde bulunsun.'
Kız
evlât
"Baba
ve annenin kız evlâtları için en büyük iyilik ve en birinci
vazifesi, en yüksek lütufları şudur ki, onlara iman ve İslâmiyet
ilmini öğretmektir. İslâmiyete lâyık bir edep, terbiye ve
ahlâkla büyütmektir. Kız yavruların insan ve cin şeytanların
şerlerinden kendilerini koruyacak bir ilimle, bilgiyle yetiştirmektir.
Böylece mânevî güzelliklerle ruhu parlayan bir ev kadını,
bir hane hanımı olabilecek bir halde dünya ve âhirete hazırlanacaktır.
Ev
kadını
"Bir
İslâm kadını için yemek pişirmek, elbise dikmek, evinin
nezafetine, temizliğine bakmak, çamaşır yıkamak, çocuğuna
bakıp beslemek, erkeğinin hizmetini görmek büyük bir şereftir,
iffet ve ismettir. Namazını geçirmeyen, farzlarını eda eden.
Allah'ın emirlerini yerine getiren hanımların bütün dünyevî
işlerini dahi bir nevi ibadet olarak, Allahu Teâlâ Hazretleri
kabul buyurur. Bu suretle geçici fâni ömürleri âhiret hesabına,
bâki, daimî bir hayata tebdil edebilir, ebedî, sonsuz bir
ömre çevirebilir.
Gaflet
örneği
"En
büyük gaflet örneklerinden:
"Müşterek
bir işte çalışan şahıslar, dinî veya dünyevî bir müessese
mensupları müdavele-i efkâr yaparlarken, herkes kendi fikrini
mutlak bir isabet bilmesi, diğer arkadaşlarının fikirlerini
daima isabetsiz görmesi, müessese arkadaşlarının reylerini
hakir bulmasıdır, Kendi fikirlğriyle yapılan işlerin zararlı
ve iflasa doğru gittiğini hatırlatan en yakın arkadaşlarına
yüz çevirmesi, müessesenin maddî imkânlarının elinde bulunması,
şubelerdeki işin içyüzünden haberi olmayanların teveccühüne
aldanmasıdır. Müesseseye, sekiz-on işlerde şahsî kanaatinden
ve başka arkadaşların fikirlerinden dolayı zararlar gelince
de, birtakım teviller yapmak yoluna sapması, telâşsız görünerek
kendi cebindekini değil, umumun hukukunu zâyi etmesidir.
"Müdavele-i
efkârda bir işi isabetsiz veya zararlı bulduğunu arkadaşına
söylerken edep, terbiye, hürmet gibi yüksek ahlâkı çiğneyerek
tehevvürle, şiddetle söylemesi; karşısındakinin izzetini
kırması; İslamî terbiye ve ahlâka sırt çevirmeye sebep olduğu
halde, bunu hiç nazara almayarak, 'Bana böyle dedi, şöyle
dedi' gibi hiddetli mukabele etmesidir. Dehşetli zararlarda
kendisinin dahli olmadığına, ya cehl-i mürekkeple veya gururla
iddiada bulunmasıdır. Halbuki mesai arkadaşlarına hürmetle
mukabele edip, kendi fikirlerinin isabetsiz olabileceğine
ihtimal vererek, yirmi meselede hiç olmazsa on adedini arkadaşlarının
kanaatlerine münasip bulup, iş yapmasıyla fikirlere menfî
hislerin karışmadığı da anlaşılmış olur.
"Müteaddit
defalar bir iş hususunda meşveret ve müdavele-i efkâr adı
ile söze oturulur. Münakaşa ve kavga ile kalkılır. Bu kavgamsı
konuşmada, herkes heyecanlanır. Hisler heyecana gelir. Biri
diğerine, diğeri ötekine hakaretli sözler sarf eder. İlk
defa birisi hakaret eder, diğeri misilleme yapar. Birinci
hareket edip kalb kırana sor: "Birinci bana böyle dedi,
ben de ona öyle dedim" der. Bu beş-altı defa tekerrür
edince, artık en yakın dâvâ arkadaşına ikinci küskün durur.
Bu küskünlüğü gören üçüncü, birinciden soğur. İkinci ile
üçüncü birleşir. Birincinin gıyabında konuşa konuşa, artık
o da hâricîlerin müşfiki, can kardeşine küsücü olmuştur.
Artık birincinin hakkında tenkit ve kusurları sayıp dökmeler
başlamıştır.
"İslâm:
muaşereti, edep ve terbiye riayet etmeyi evvelâ yakınlarımıza
karşı tatbik etmeyi gerektirir. Bunu yapmayarak hisse ve
nefse uyarak veya tehevvüre kapılarak dahilî müessese mensuplarına,
hâriçtekilere dahi yapılmayacak olan bed muameleyi yapmak
yanlıştır. Bu kötü hissiyat zararlı netice doğurunca 'Ben
sebep oldum, özür dilerim' kâmilliğini yapmayarak zararlı
neticeyi acib bir hâlet-i ruhiye ile karşısındaki ticaret
arkadaşına yüklememelidir. Taraflardaki şahısların umumunun
alâkadar olduğu umumî bir mes'eleye iki taraf da birbirini
sabit fikirlilikle ittiham ederek, müessese hizmetine dinamit
koyarak umumun zararına sebep olmamalıdırlar."
Zübeyir Ağabeyin ALTIN PRENSİPLER isimli kitabını okumak
için Tıklayınız.