Aranan Kelime  
SONUÇLAR
Mini Lügat içinde a kelimesi geçen 7798 adet kayıt bulunmuştur:

   Âb : su.
   Âbâ : babalar, atalar.
   Aba : yünden yapılmış kaba kumaş.
   Âbâd : ebedler, sonsuz gelecek zamanlar.
   Abâdile : Abdullah isimli sahabeler.
   Abd : kul, köle.
   Abdal : dünya ile ilgisini kesen mânevî makam sahibi kişi.
   Abdest : su ile temizlik ibadeti.
   Abdiyet : kulluk.
   Abes : saçma, gayesiz, hikmetsiz, gereksiz.
   Abesiyet : abeslik, saçmalık.
   Âbıhayat : hayat suyu.
   Âbıkevser : Kevser adlı cennet havuzunun suyu.
   Âbtid : ibadet eden.
   Âbtidane : ibadet eden gibi.
   Abtide : anıt.
   Abluka : kuşatma, etrafını çevirme.
   Abus : somurtan, surat asan.
   Acaib : şaşırtıcı, acayip.
   Acam : Acemler, iranlılar, Arap olmayanlar.
   Acb : kuyruk sokumundaki küçük kemik.
   Acbüzzeneb : ölümden sonra dirilişin tohumu sayılan madde.
   Aceb : acaba, hayret.
   Acem : Arap olmayan, iranlı.
   Acemi : işin yabancısı, tecrübesiz.
   Aceze : âcizler, güçsüzler.
   Acîb : benzeri görülmeyen, şaşırtıcı.
   Âcil : acele eden.
   Âcilen : acele olarak.
   Aciniyyet : mâcun halinde olma, yoğurulmuşluk.
   Âciz : güçsüz.
   Âcizane : güçsüzce.
   Âcize : güçsüz.
   Âcizem : güçsüzüm.
   Acûbe : şaşılacak şey.
   Acul : aceleci.
   Aculiyet : acelecilik.
   Acûze : güçsüz kocakarı.
   Acz : güçsüzlük.
   Aczâlûd : güçsüzlükle karışık.
   Ad : Hud aleyhisselâmın kavmi.
   Âda : düşmanlar.
   Âdâb : edepler, ahlâk kuralları.
   Adale : kas.
   Adalet : hak sahibine hakkını vermek, doğruluk.
   Adaletname : mahkemeye davet yazısı.
   Adaletperver : adaletsever.
   Adaletullah : Allahın adaleti.
   Adall : iyice sapıtmış.
   Âdât : âdetler, alışkanlıklar.
   Adavet : düşmanlık.
   Adavetkârane : düşmancasına.
   Add : sayma.
   Addetmek : saymak.
   Aded : sayı, tane.
   Adem : ilk insan ve ilk peygamber.
   Adem : yokluk, olmama, bulunmama.
   Ademabâd : ebediyyen yok olma.
   Ademâlûd : yoklukla karışık.
   Ademî : yoklukla ilgili, olmama.
   Ademistân : yokluk ülkesi.
   Ademiye : yoklukla ilgili.
   Ademiyet : yokluk.
   Âdemiyet : insanlık.
   Ademnüma : yokluk gösteren.
   Adese : mercek.
   Âdet : görenek, alışkanlık.
   Âdeta : sanki.
   Âdetullah : Allahın yaratıklardaki kanunları.
   Âdi : bayağı, aşağı, sıradan.
   Adil : adalet eden, hakkı haklı olana veren.
   Âdilane : âdilce.
   Âdiliyet : âdillik.
   Âdiyât : her zaman olagelen alışılmış şeyler.
   Adl : hak gözetme, tarafsız hüküm, doğruluk.
   Adlî : adaletle ilgili.
   Adliye : adalet yeri, mahkeme binası.
   Adn : cennette bir bölüm.
   Adüvv : düşman.
   Âfâk : ufuklar, taraflar, yönler.
   Âfâkî : dışımızda olanlar.
   Âfât : afetler, belâlar.
   Âferin : beğenme sözü.
   Âfet : başa gelen üzücü hâl.
   Afif : iffetli, namuslu, temiz.
   Âfil : gurub eden, batan.
   Âfitâb : güneş.
   Âfiyet : esenlik, sıhhat ve selâmet.
   Afüvkâr : affedici.
   Afüvv : affeden.
   Afv : bağışlama.
   Afvcûyem : af diliyorum.
   Afyon : ilaç.
   Âgâh : haberli, uyanık.
   Agel : sarık.
   Ağaz : başlama.
   Ağdiye : tekelcilik.
   Ağleb : daha galib, ekseriyet, çok defa.
   Ağleben : ekseriyetle, genellikle.
   Ağlebî : ekseriyetle ilgili.
   Ağmaz : kolay anlaşılmayan, pek derin.
   Ağniya : ganiler, zenginler.
   Ağrâz : garazlar, kötü niyetler.
   Ağrube : en garip.
   Ağsan : dallar.
   Ağuş : kucak.
   Ağyâr : başkalar, yabancılar.
   Ahad : birler.
   Ahadî : bir iki koldan nakledilen hadîs türü.
   Ahâlî : halk.
   Âhar : başkaları, diğerleri.
   Ahbâb : sevilenler, dostlar.
   Ahbâr : haberler.
   Ahcâr : taşlar.
   Ahd : söz verme, sözleşme, ahit.
   Âhenk : uyum, düzen.
   Âher : başka, diğer.
   Âheste : yavaş.
   Ahfâ : çok gizli.
   Ahfâd : torunlar.
   Ahî : kardeşim
   Ahtid : verilen söz, andlaşma.
   Ahir : herşeyden sonra da var olan, varlıkların sonrasına da hâkim.
   Âhir : sonraki.
   Âhiren : sonradan.
   Âhiret : öbür dünya.
   Âhirîn : sonrakiler.
   Âhirzaman : dünyanın son zamanları.
   Âhize : alan, alıcı.
   Ahkâm : hükümler, kanunlar.
   Ahkem : en çok hükmeden.
   Ahlâf : halefler, öncekilerin yerine geçenler.
   Ahlâk : insanın iyi veya kötü hâlleri, bunlarla ilgili ilim.
   Ahlâkî : ahlâkla ilgili, ahlâka uygun.
   Ahlâkiyat : ahlâk ilmi.
   Ahlâkiyyun : ahlâk âlimleri.
   Ahmak : akılsız, budala.
   Ahmakane : ahmakça, budalaca.
   Ahmed : çok hamdeden, övülmeye en lâyık olan.
   Ahmer : kırmızı.
   Ahrâr : hürriyetçiler.
   Ahsen : en güzel.
   Ahseniyet : en güzel olma.
   Âhû : ceylân.
   Âhufizâr : yanıp yakınma.
   Ahvâl : haller, durumlar.
   Ahvâlât : ahvaller, durumlar.
   Ahvel : şaşı.
   Ahyâ : diriler, canlılar.
   Ahyâr : hayırlılar, iyiler.
   Ahyed : Peygamberimizin Tevrattaki ismi.
   Ahz : alma, tutma.
   Ahzâb : hizipler, bölümler, partiler.
   Ahzân : hüzünler, üzüntüler.
   Âtid : geri gelen, dönen, dair, ilgili.
   Ailevî : aileyle ilgili.
   Âkab : hemen sonrası.
   Âkabinde : hemen sonrasında.
   Akatid : aktideler, inanılan hakikatlar.
   Akatidî : îmanla ilgili.
   Akâmet : kısırlık, verimsizlik.
   Akar : gelir getiren mal.
   Akarib : akrabalar, yakınlar.
   Akçe : esktiden para.
   Akd : anlaşma, sözleşme.
   Akdam : kademler, ayaklar.
   Akdem : en önceki.
   Akdes : en mukaddes.
   Âkıbet : son, netice.
   Âkıbetbîn : işin sonunu görebilen.
   Âkıbetendişane : sonu için kaygılanırcasına.
   Âkıl : akıllı.
   Akıl : zihnin texta ve düşünme sıfatı.
   Âkılane : akıllıca.
   Akılfüruş : akıllılık taslayan.
   Akılsûz : akla aykırı gelen.
   Âkib : hemen sonra gelen, izleyen.
   Aktid : söz, sözleşme.
   Âktid : aralarında sözleşme yapanların herbirisi.
   Aktide : îman, inanma.
   Âkif : devamlı ibadet eden.
   Akîk : değerli bir taş cinsi.
   Akîka : yeni doğan çocuk için şükür niyetiyle kesilen kurban.
   Âkil : yiyen, yiyici.
   Âkilüllâhm : et yiyen.
   Âkilünnebat : ot yiyen.
   Âkilüssemek : balık yiyen.
   Akîm : kısır, verimsiz, neticesiz.
   Akis : yansıma, yankı.
   Akl : akıl, texta melekesi.
   Aklen : akılca.
   Aklî : akılla ilgili, akıl alanına giren.
   Akliyât : akıl alanına giren şeyler.
   Akliyyûn : aklı tek ölçü kabul eden felsefeciler.
   Akrabâ : yakınlar, hısımlar.
   Akrân : eş ve benzer olanlar, yaşıtlar.
   Akreb : daha yakın, pek yakın.
   Akrebiyet : yakınlık.
   Aks : yankı, yansıma, tersi.
   Aksâ : en son.
   Aksâm : kısımlar, bölümler.
   Aksisadâ : ses yankısı.
   Aksülamel : işin tersi, tepki.
   Aktâb : kutublar, büyük evliyalar.
   Aktâr : her yer.
   Aktrist : kadın oyuncu.
   Akvâ : en kuvvetli.
   Akvâl : sözler, konuşmalar.
   Akvâm : kavimler, ırklar.
   Âl : aile, sülale, soy.
   Âlâ : en yüce, daha iyi, pek iyi.
   Alâ : üst, üzere.
   Alafranga : Batı tarzında.
   Alâik : alâkalar.
   Alâim : alâmetler, belirtiler.
   Alâka : ilgi.
   Alaka : kan pıhtısı.
   Alâkadar : ilgili.
   Alâkadarane : ilgi gösterircesine.
   Alâküllihâl : her durumda, eninde sonunda.
   Âlâm : elemler, acılar.
   Alâmet : bellik, belirti.
   Âlât : âletler, gereçler.
   Alaturka : Türk usûlü.
   Alay : beş bölük erden oluşan askerî topluluk.
   Âlâyıîlliyyîn : yücelerin yücesi.
   Âlâyiş : gösteri, gösteriş.
   Aleddevam : devamla, devamlı olarak.
   Alelâde : sıradan.
   Alelamya : körükörüne.
   Alelekser : çoğunlukla, ekseriyetle.
   Alelinfirad : teklikle, bir olarak.
   Alelumum : genellikle, bütünüyle.
   Alelusûl : usûlen, öylesine, özen göstermeden.
   Alem : bayrak, sancak, nişan.
   Âlem : dünya, cihan, evren.
   Alemdar : bayrak tutan.
   Âlempesend : dünyaca ünlü.
   Âlemşümûl : âlemi kaplayan, dünya çapında.
   Alenen : açıkça, saklanmadan.
   Alenî : açık, gizli olmayan.
   Alerresivelayn : baş ve göz üstüne.
   Âlet : bir iş veya sanatta kullanılan vasıta.
   Âletiyet : aletlik.
   Alettahkik : araştırmayla.
   Alevî : Hazreti Ali sevgisini meslek kabul eden.
   Aleyh : onun üzerine.
   Aleyhdar : onun tersi yönünde, karşı.
   Aleyhimüsselâm : Allahın selâmı onlara olsun.
   Aleyhissalâtüvesselâm : salât ve selâm onun üzerine olsun.
   Âlî : yüksek, yüce.
   Aliaba : Peygamberimizin abası altına aldığı beş kişi.
   Alibeyt : Peygamberimizin neslinden olan.
   Âlicenab : yüksek ahlâklı.
   Âlîcenabâne : yüksek ahlâklı birine yakışır biçimde.
   Âlihe : ilâhlar, tanrılar.
   Âlîhimmet : himmeti yüce ve gayreti çok kimse.
   Âlîkadr : kıymeti yüksek.
   Alîl : hasta, sakat.
   Alîlem : hastayım.
   Alîm : sonsuz bilgi sahibi Allah.
   Âlim : bilen, bilgili.
   Âlimâne : âlimce.
   Âlîşân : şânı yüce.
   Âlîyat : yüce şeyler.
   Âliye : âletle ilgili
   Âlîye : yüce, yüksek.
   Alîz : cılız.
   Allah : bütün varlıkları yaratan Halıkımızın has ismi.
   Allahüalem : Allah bilir.
   Allahümme : Allahım!
   Allâm : herşeyi en iyi bilen, Allah.
   Allâme : pek büyük âlim.
   Allâmülguyûb : dış duyular yoluyla bilinemeyenleri en iyi bilen Allah.
   Âlûd : bulaşık, karışık.
   Âlûde : bulaşmış, karışmış.
   Âlüfte : alışık, iffetsiz kadın.
   Âmâ : kör.
   Âmâde : hazır.
   Âmâk : derinlikler.
   Âmal : ameller, işler.
   Âmâl : emeller, beklentiler, istekler.
   Amame : sarık.
   Aman : yardım dileme sözü.
   Amazon : eski zamanlarda yaşamış savaşçı kadın.
   Amd : niyet, arzu, istek.
   Amden : niyet ederek ve isteyerek.
   Amed : gerekir, gelir.
   Amedî : gelme, geliş.
   Amel : iş, çalışma, uygulama.
   Amele : işçi, ırgat.
   Amelen : amelce, işçe.
   Amelî : iş olarak, uygulamalı.
   Amelisâlih : dine uygun iyi amel, güzel iş.
   Ameliyât : ameller, işler, bir tedavi biçimi.
   Amelmânde : iş yapamaz durumda.
   Âmennâ : inandık.
   Âmentü : îman esasları.
   Âmî : âlim olmayan sıradan kimse.
   Amîk : derin.
   Âmil : işleyen, etkileyen.
   Âmin : Allahım kabul eyle!
   Âmir : emreden, iş buyuran.
   Âmirâne : emreden âmir gibi.
   Âmiriyet : âmirlik, emredicilik.
   Âmiyâne : bilgisizce, körü körüne.
   Âmm : umumi, genel.
   Âmme : herkes, kamu.
   Ammilgarâib : garipliklerin amcası.
   Ammizâde : amca çocuğu.
   Amûd : direk, sütun.
   Amûdî : dikine, direk gibi.
   Amyâ : tam kör.
   Ân : en kısa zaman.
   Ananât : gelenekler.
   Anâne : gelenek.
   Anânevî : gelenekle ilgili.
   Anarşi : karışıklık, kargaşalık, düzensizlik.
   Anarşilik : karışıklık, kanunsuzluk.
   Anarşist : düzen tanımaz, yıkıcı, isyancı, bozguncu.
   Anâsır : unsurlar, elemanlar, kavimler.
   Anbean : gitgtide, gittikçe.
   Anber : güzel kokulu bir madde.
   Andelîb : bülbül.
   Anfeanen : gitgtide, zamanla.
   Angarya : ücret vermeden gördürülen iş.
   Anglikan : ingiliz kilisesi.
   Ânî : bir anda, hemen.
   Ankâ : hayâlî bir kuş.
   Ankebût : örümcek.
   Antika : esktiden kalma kıymetli eser.
   Antranik : Ermeni örgütünün ltiderlerinden biri.
   Anûd : çok inatçı.
   Anûdane : inat ederek.
   Âr : utanma.
   Ârâ : fikirler, reyler.
   Arabî : Arap, Arapça.
   Arabîye : Arapça.
   Arabîyyülibare : Arapça söz, ibare, metin.
   Ârâf : cennet ile cehennem arasındaki yer.
   Arafat : hacda arefe günü vakfeye durulan dağın ismi.
   Arasât : ölümden sonraki dirilme yeri.
   Ârâz : arazlar.
   Araz : belirti, sonradan meydana gelen özellik.
   Arâzî : yerler, topraklar, tarlalar.
   Arbede : gürültülü patırtılı kavga.
   Arefe : Mekkede hacıların arefe günü toplandıkları tepe.
   Arefe : bayramdan bir önceki gün.
   Ârız : gelip çatan, bulaşan, yapışan.
   Ârıza : aksama, aksaklık, engebe.
   Ârızî : sonradan olan, dıştan gelen.
   Ârî : arı, temiz, saf.
   Ârif : anlayışlı, sezgili, kavrayışlı.
   Ârifane : ârifçe.
   Ârifibillah : Allahı tanıyan.
   Ârifîn : ârifler, irfan sahipleri.
   Aristo : eski bir filozof.
   Âriyeten : emaneten.
   Ark : su yolu, kanal.
   Arrâf : falcı, kâhin.
   Arş : ilâhî kudret ve saltanatın tecelli yeri.
   Arşın : 68 santimetrelik uzunluk ölçüsü.
   Arşî : arşa dair, mantıkta bir delil.
   Arşiv : kıymetli belgelerin saklandığı yer.
   Arûz : şiirde bir vezin türü.
   Arz : sunma, verme, gösterme.
   Arz : yer, yeryüzü.
   Arzî : dünyaya ait.
   Arzu : istek.
   Arzuhal : dilekçe.
   Arzukeş : arzulu.
   Asâ : baston, sopa, değnek.
   Âsâ : Benzer, gibi mânâsında son ek.
   Asab : sinir, damar.
   Âsâb : sinirler, damarlar.
   Asabî : sinirli.
   Asabiyet : sinirlilik. gayret.
   Asabiyeten : asabilik bakımından.
   Asâkir : askerler.
   Asâlet : asillik, soyluluk.
   Asâleten : kendi adına.
   Âsâm : günahlar.
   Asamm : sağır, işitmez, katı.
   Asammane : sağırcasına.
   Âsân : kolay.
   Âsar : asırlar, çağlar.
   Âsâr : eserler, yapılanlar.
   Âsâyiş : barış, huzur ve güvenlik.
   Asdika : samimi dostlar, sadıklar.
   Asfiyâ : günahlardan arınmış büyük zatlar.
   Asgar : en küçük.
   Ashâb : sahipler, sahabeler.
   Asıl : kendisi, temel, kök.
   Asır : yüzyıl, çağ.
   Asırdîde : asır görmüş, çağ yaşamış.
   Âsî : isyan eden, başkaldıran.
   Asîl : soylu, terbiyeli.
   Asîlzâde : asîl kimsenin evladı.
   Âsîyâne : isyancı gibi.
   Asla : olması imkânsız.
   Aslâh : daha iyi, en üstün.
   Aslî : asılla ilgili, öze dair.
   Asliyet : asıllık, köklülük, soyluluk, gerçeklik.
   Aslüfasl : işin aslı ve ayrıntıları.
   Asm : Aleyhissalâtüvesselâm duasının kısa yazılışı.
   Asr : asır, yüzyıl.
   Asr : ikindi vakti.
   Asrısaadet : Peygamberimizin yaşadığı saadetli zaman.
   Asrî : çağa uygun.
   Astronomi : gökteki cisimleri inceleyen ilim.
   Âsûde : sessiz, dingin, huzurlu.
   Âsuman : gökyüzü, sema.
   Asvât : savtlar, sesler.
   Aşâir : aşiretler, oymaklar.
   Âşâr : öşürler, toprak ürünlerinin vergileri.
   Aşereimübeşşere : cennetle müjdelenmiş on sahabe.
   Âşık : aşırı seven, vurgun, tutkun.
   Âşikâr : açık, belli, meydanda.
   Âşikâre : belli ederek, açıkça.
   Âşikâren : açıkça.
   Âşina : bildik, tanıdık, bilen, tanıyan.
   Aşîrât : aşireler, onda birler.
   Âşire : onda bir.
   Âşiren : onuncusu.
   Aşîret : kabile, oymak.
   Âşiyân : kuş yuvası, sevimli ev.
   Aşk : ştiddetli sevgi, candan sevme.
   Aşknâme : aşkı anlatan yazı.
   Aşr : on sayısı.
   Atâ : verme, lütuf, ihsan.
   Atâlet : işsizlik, tembellik, durgunluk.
   Atâyâ : armağanlar, ihsanlar.
   Ateh : bunama, bunaklık.
   Âteşgede : ateşe tapanların mabedi.
   Âteşî : ateşle ilgili.
   Âteşîn : ateşli, canlı.
   Âteşpâre : ateş parçası.
   Âteşperest : ateşe tapan.
   Atf : atıf, bağlama, verme, yükleme.
   Atfen : birinin adına, birine yükleyerek.
   Atıf : verme, yükleme, bağlama.
   Âtıfet : karşılıksız sevgi, acıyıp esirgeme.
   Âtıl : tembel, durgun, işlemez.
   Âtî : gelecek zaman, ilerisi.
   Atiyye : hediye, ihsan.
   Atlas : üstü ipek altı pamuk kumaş.
   Attar : ıtriyat dükkanı, güzel koku satan adam.
   Atûf : karşılıksız seven ve acıyıp esirgeyen Allah.
   Avâik : maniler, engeller.
   Avâlim : âlemler, dünyalar.
   Avam : ilimsiz, sıradan kimse.
   Âvân : zamanlar, anlar.
   Avâre : işsiz, şaşkın, başıboş.
   Avârız : arızalar, aksaklıklar, noksanlıklar.
   Âvaz : ses, seda.
   Avcıhattı : savaş cephesi.
   Avdet : geri gelme, dönme.
   Avene : yardımcılar.
   Âvize : içinde ampul bulunan ve tavana asılan süs.
   Avn : yardım.
   Avret : gizlenmesi gereken şey.
   Avrupaperest : Avrupayı taparcasına seven.
   Avzen : havuz, göl.
   Âyâ : acaba, hayret!
   Ayân : belli, açık seçik.
   Âyan : seçkinler, ileri gelenler.
   Ayânen : açıkça, besbelli.
   Ayânısâbite : varlıkların ilâhî ilimde ezelden beri bulunan hakikatları.
   Ayasofya : şimdi müze olan önemli bir cami.
   Âyât : âyetler.
   Ayb : ayıp, utanılacak kusur.
   Âyet : Kurândaki her bir cümle, delil, bellik.
   Âyetülkübra : en büyük âyet.
   Âyin : dinî tören.
   Âyine : ayna.
   Âyinedar : ayna olan.
   Ayn : göz, aslı, kendisi.
   Aynelhayât : hayatın kendisi.
   Aynelyakîn : göz ile görmüşçesine kesin biliş.
   Aynen : tıpkı, tıpkısı.
   Ayniyet : aynı olma.
   Ayyâş : haram içkileri çok içen.
   Ayyuk : gökyüzünün pek yüksek yeri.
   Âzâ : uzuvlar, organlar, üyeler.
   Azâb : eziyet, işkence.
   Âzâd : salıverme, hür etme.
   Âzâde : hür, serbest, kendi başına.
   Âzam : en büyük.
   Azamet : büyüklük.
   Âzamî : en büyük, maksimum.
   Âzamîyet : en büyük oluş.
   Âzamüşşer : büyük kötülük.
   Âzâr : kötü sözle incitme.
   Azâzil : şeytan.
   Azhar : pek zahir, en açık.
   Âzim : azimli, kesin kararlı.
   Azîm : büyük.
   Azîme : büyük.
   Azîmet : dinî emirlere tam uyma.
   Azimkâr : azimli, kesin kararlı.
   Azimkârâne : azmederek, kararlı bir şekilde.
   Azîmüşşân : şanı pek büyük.
   Azîz : pek izzetli, hep galip olan ve asla galebe edilemeyen.
   Aziz : Hıristiyanların mübarek bildikleri büyükleri.
   Azl : azil, atma, dökme, çıkarma.
   Azm : azim, kesin karar, kuvvetli niyet.
   Azm : kemik.
   Azrâil : can almakla görevli melek.
   Azze : aziz oldu, şanı yüce oldu!
   Bââsâm : günahlarla.
   Bâb : kapı, bölüm.
   Bâd : rüzgâr, nefes.
   Bâde : şarap, içki.
   Bâdehû : bundan sonra.
   Bâdelmemât : ölümünden sonra.
   Bâdelmevt : ölümden sonra.
   Bâdemâ : bundan sonra.
   Bâdıhevâ : boşu boşuna, bedava.
   Bâdî : sebep, geçici.
   Bâdire : anî felâket, zor geçit.
   Bâdiye : çöl, kır.
   Bâğî : azgın, yoldan çıkmış.
   Bağistân : bağlık bahçelik yerler.
   Bâğiyâne : azgınca.
   Bağy : azgınlık.
   Bahâ : paha.
   Bahâdar : pahalı.
   Bahâdır : kahraman, yiğit.
   Bahâne : vesile, sebep, özür.
   Bâhem : birlikte, beraber.
   Bahîl : cimri, eli sıkı.
   Bâhir : belli, açık.
   Bahir : deniz, derya.
   Bahîra : Peygamberimizi çocukken tanıyan mübarek bir rahip.
   Bâhire : belli ve açık olan.
   Bahis : konu.
   Bahr : deniz.
   Bahrî : denizle ilgili.
   Bahrimuhît : okyanus.
   Bahriumman : okyanus.
   Bahriye : denizci.
   Bahs : bahis, konu
   Bahş : bağış, verme.
   Baht : talih, kısmet.
   Bahtiyâr : talihli, kutlu, mutlu.
   Bahusus : özellikle.
   Baîd : uzak, ırak.
   Bâis : ölüleri diriltecek olan ve peygamber gönderen.
   Bais : sebep.
   Bakar : sığır, inek.
   Bakarperest : ineğe tapan.
   Bakayâ : kalıntılar.
   Bâkî : sonsuz, kalıcı.
   Bâkir : kullanılmamış, bozulmamış.
   Bâkire : el değmemiş, kız.
   Bâkiyâne : bakice, sonsuzca.
   Bâkiyât : baki olanlar, kalıcılar.
   Bâkiye : kalıcı olan, kalan.
   Bakteri : tek hücreli bir canlı.
   Bâlâ : yüksek, yüce.
   Bâlâpervazâne : yüksekten uçarcasına.
   Bâliğ : ulaşan, olgunlaşmış, yetişmiş, erişmiş.
   Bânî : bina eden, kuran, yapan.
   Banknot : lira mânâsında para birimi.
   Bâr : yük, pas.
   Bârân : yağmur.
   Bârekallah : Allah hayırlı ve mübarek etsin.
   Bârekte : sen mübarek eyledin.
   Bârgâh : izinle girilebilecek yüce makam.
   Bârık : yıldırım, parıltı.
   Bârî : düzgün ve güzel yaratan Allah.
   Bâri : hiç olmazsa, hele.
   Bârtid : soğuk.
   Bârtidâne : soğukça.
   Bârigâh : izinle girilebilecek yüce makam.
   Bârika : şimşek.
   Bârikaâsâ : şimşek gibi.
   Bâriz : meydanda, açık.
   Barla : Nur Risalelerinin yazıldığı belde.
   Bâs : gönderme. yentiden dirilme.
   Basar : göz, görme hissi.
   Bâsır : gören.
   Bâsıra : görme duyusu.
   Bâsıt : açan, yayan, genişleten.
   Basîr : her şeyi gören Allah.
   Basîrâne : görerek.
   Bâsire : görme duyusu.
   Basîret : ileri görüş, kuvvetli seziş.
   Basit : sade, düz, bölünmez.
   Basitâne : basitçe.
   Bast : yayma, açma.
   Bastızaman : zamanın genişlemesi, az zamanda normalden fazla yaşama.
   Basübadelmevt : ölemden sonra diriliş.
   Bâştid : Van ilinde bir dağ.
   Başkitâbet : başyazıcılık.
   Başmurahhas : baştemsilci.
   Başvekâlet : başbakanlık.
   Başvekil : başbakan.
   Batâlet : işsizlik, durgunluk.
   Batarya : enerji kaynağı.
   Bathâ : Mekkenin eski bir adı.
   Bâtıl : boş, yalan, çürük.
   Bâtın : bütün varlıkların içini yaratan ve dahiline hükmeden Allah.
   Batın : iç, iç yüz, gizli, sır.
   Bâtınen : içten, iç bakımından.
   Bâtınî : içe ait, içle ilgili.
   Bâtıniyye : Kurânın apaçık mânâlarına itibar etmeyip gizli mânalar bulduklarına inanan sapık bir anlayış.
   Bâtıniyyûn : Kurânın açık mânâlarını bir yana bırakıp gizli mânalar bulduklarına inanarak sapıtan kimseler.
   Batman : iki ile sekiz kilo arasında değişen ağırlık ölçüsü.
   Batn : karın, nesil.
   Battal : işsiz, çürük, kullanılmaz.
   Baûda : sivrisinek.
   Bâvehim : vehimle, kuruntuyla.
   Bay : zengin.
   Bâyi : satıcı.
   Bâyin : aralayıcı, ayırıcı.
   Bayrakdâr : bayrak taşıyan, ltider.
   Baytar : veteriner.
   Bâz : oynayan, yapan.
   Bâzîçe : oyuncak, eğlence.
   Bâziyet : bazenlik, bazılık.
   Becâyiş : birini verip ötekini alma, değişme.
   Bedâat : güzellik, yenilik, özgünlük.
   Bedâhet : apaçıklık.
   Bedâheten : apaçık biçimde.
   Bedâva : beleş, parasız.
   Bedâvet : bedevilik, göçerlik.
   Bedâyî : görülmedik güzellikte şeyler.
   Bedbaht : bahtı kara, talihsiz.
   Bedduâ : birinin kötü olması için edilen dua.
   Bedestân : çarşı.
   Bedeviyâne : göçebe gibi.
   Bedhah : kötülük isteyen.
   Bedhal : kötü huylu.
   Bedîa : benzersiz güzel olan.
   Bedîhiyyât : delil ile ispatı gerekmeyen apaçık şeyler.
   Bedîülbeyân : görülmedik derecedeki güzel söz.
   Bedîüzzaman : Zamanın harikası ve en mükemmeli mânâsında Satid Nursî Hazretlerinin ünvanı.
   Bedmâye : mayası kötü, soysuz.
   Bedraka : yol gösterici, kılavuz.
   Behâim : hayvanlar.
   Behemehâl : her halde, ister istemez.
   Behimât : hayvanlar.
   Behimiyât : hayvansı varlıklar.
   Behreyâb : nasibi olan, payı bulunan.
   Bekâ : devamlılık, kalıcılık, sonsuzluk.
   Bekââlûd : kalıcılıkla karışık.
   Bekâya : geriye kalanlar.
   Bektâş : arkadaş.
   Bektâşî : Bektâşîlik tarikatından olan kimse.
   Bektâşîlik : Hacı Bektaşı velînin kurduğu tarikat.
   Belâ : gam, tasa. musibet, afet.
   Belâbil : belâlar, tasalar, musibetler.
   Belâgat : sözün güzel ve yerinde söylenmesi, bunu öğreten ilim.
   Belâğbaşı : kaynak, pınar.
   Belâhet : ahmaklık, budalalık, düşüncesizlik.
   Belâyâ : belâlar.
   Belîğâne : beliğ biçimde.
   Beliyyât : belâlar.
   Benâm : namlı, ünlü, seçkin.
   Benât : kızlar.
   Benîâdem : ademoğulları, insanlar.
   Benîisrâil : israiloğulları, Yakub aleyhisselâmın neslinden gelenler.
   Berâ : için, dolayı.
   Berâat : güzellik, parlaklık, üstünlük.
   Berâatülistihlâl : güzel bir başlangıç.
   Berâet : arınma, kurtulma.
   Berâhime : berehmenler, bazı batıl dinlerin önderleri.
   Berâhin : bürhanlar, kuvvetli deliller.
   Berât : nişan, ayrıcalık fermanı.
   Berâyımâlûmât : bilgi için.
   Berbâd : harap, pis, fena, kirli.
   Berdevam : devam eden, sürüp gtiden.
   Berekât : bereketler.
   Berendâz : kaldırıp atan.
   Bergüzâr : hatırlanmak için hediye verme.
   Berham : Yahudi ismi.
   Berhava : boşa gitme.
   Berhayat : yaşayan.
   Berhudâr : saadete erişen.
   Berkarar : kararlı.
   Berkâsâ : şimşek gibi.
   Berrak : duru, safi, arı.
   Bertaraf : çıkarılıp bir yana atılan.
   Berzah : dünya ile âhiret arasındaki âlem.
   Berzahî : kabirle ilgili.
   Besâit : basit şeyler.
   Besâtet : basitlik, sadelik, yalınlık.
   Besâtin : bostanlar.
   Beşârât : beşaretler, müjdeler.
   Beşâret : müjde.
   Beşâretkâr : müjdeci.
   Beşâretkârâne : müjdelercesine.
   Beşâşet : güleryüzlülük.
   Betâlet : işsizlik, durgunluk.
   Bevvâb : kapıcı, men edici.
   Beyâbân : çöl, kır.
   Beyân : açıklayıp bildirme.
   Beyânât : açıklayıp bildirmeler.
   Beyânî : açıklanıp bildirilen.
   Beyannâme : açıklama yazısı, bildiri.
   Beynelenbiya : peygamberler arasında.
   Beynelevliya : evliyalar arasında.
   Beynelislâm : müslümanlar arasında.
   Beynelulema : âlimler arasında.
   Beynennâs : insanlar arasında.
   Beytülharam : Kâbenin etrafı.
   Beytülmakdis : Kudüsteki büyük mabet.
   Beytülmal : devletin hazinesi.
   Beyyinât : apaçık olanlar.
   Beyzâ : beyaz, parlak.
   Bezirgân : tüccar.
   Bîaman : amansız.
   Biat : kabul etme, seçme.
   Biaynelyakîn : gözle görürcesine kesin bilerek.
   Bîbahâ : pahasız.
   Bibliyografya : kitaplar hakkında bilgi.
   Bîçâre : çaresiz.
   Btidâ : btidatlar, sonradan çıkan şeyler.
   Btidâkârâne : dinde olmayanı dine sokarcasına.
   Btidât : dinde olmayıp da dine sonradan giren âdetler.
   Btidâtkâr : btidatçı, dinde olmayanı dine sokan bozguncu.
   Btidâtüzzaman : zamanın görülmemiş ve harika olanı.
   Btidâyet : başlangıç.
   Btidâyeten : başlangıçta.
   Btidîyât : btidatlar, dine sonradan sokulanlar.
   Bîgâne : ilgisiz.
   Bîgünah : günahsız.
   Bîhaber : habersiz.
   Bihakkalyakîn : yaşayıp bizzat tecrübe edercesine bir kesinlikle.
   Bihakkın : hakkıyle, tam olarak.
   Bihâr : denizler.
   Bîhemta : benzersiz.
   Bîhicap : perdesiz, gizlemeksizin.
   Biilmelyakîn : şüphesiz ve kesin bir ilimle.
   Bîiştibah : şüphesiz.
   Biiznillah : Allahın izniyle.
   Bîkarar : kararsız, rahatsız.
   Bilâ : Sız, siz mânâsında ön ek.
   Bilâbedel : bedelsiz.
   Bilâd : beldeler, memleketler.
   Bilâfasıla : aralıksız.
   Bilâhare : sonra, sonradan.
   Bilâihtiyar : elinde olmayarak.
   Bilâistisna : istisnasız.
   Bilâkaydüşart : kayıtsız şartsız.
   Bilakis : aksine, tersine.
   Bilâmübalâğa : mübalağasız, abartmasız.
   Bilâmüreccih : tercih edici biri olmaksızın.
   Bilânço : toplam, özet.
   Bilâperva : korkusuz.
   Bilasâle : aracısız, vasıtasız.
   Bilâsebeb : sebepsiz.
   Bilâşek : şeksiz.
   Bilâşüphe : şüphesiz.
   Bilâtefrik : ayırmaksızın.
   Bilâtereddüt : tereddütsüz.
   Bilâteşbih : benzetmesiz.
   Bilâtevakkuf : duraksamadan.
   Bilbedâhe : açık seçik.
   Bilfarz : varsaymakla.
   Bilhads : hızlı bir kavrayışla.
   Bilhadsissâdık : doğru bir sezgi ile.
   Bilhassa : özellikle.
   Bilicma : üstünde birleşmekle, topluca.
   Bilihtiyar : istemekle.
   Bililtizam : taraftar olmakla.
   Bilîman : îman ile.
   Bilintikal : intikal etmekle, naklederek.
   Bilirâde : iradeyle, istemekle.
   Bilisttidad : yetenekle.
   Bilistihkak : hak etmekle.
   Biliştiyak : iştiyakla, arzu etmekle.
   Bilittifak : ittifakla, hep birlikte.
   Bilkabul : kabul etmekle.
   Bilkasd : kasıt ile, gaye edinerek.
   Billah : billahi, Allah için.
   Bilmukabele : karşılık vermekle.
   Bilmüşâhede : şahit olmakla.
   Bilvasıta : vasıta ile.
   Bilyakîn : kesin bir bilişle.
   Bimüdânî : eşsiz, benzersiz.
   Binâ : ev, yapı.
   Binâen : dayanarak, bu sebeple.
   Binâenalâhâzâ : bunun üzerine, bundan dolayı.
   Binaenaleyh : bundan dolayı, bunun üzerine.
   Binâimechûl : öznesi belirsiz fiil.
   Bînamaz : namazsız.
   Bînaz : nazsız.
   Bînazîr : benzersiz.
   Bînisyan : unutmazlık.
   Bîpâyan : tükenmez.
   Bîperva : korkusuz.
   Birâder : kardeş.
   Birâderzâde : kardeş oğlu.
   Biryân : kebap.
   Bismark : ünlü bir devlet adamı.
   Bismillah : Allahın adıyla.
   Bissavab : doğru olarak.
   Bittâb : tabiatıyla.
   Bitamâm : büsbütün.
   Bitamâmiha : tamamıyle.
   Bîtaraf : tarafsız.
   Bîtarafâne : tarafsızca.
   Bittabî : tabiatıyle.
   Bittakdir : takdirle.
   Bîvefa : vefasız.
   Biyografi : bir kimsenin hayatını anlatan eser.
   Bîzâr : bıkmış.
   Bizâtihi : kendiliğinden.
   Bîzeval : sona ermez.
   Bizzarure : zaruri olarak.
   Bizzât : kendisi.
   Bostân : sebze bahçesi.
   Boşboğaz : yerli yersiz konuşan.
   Boykotaj : boykot.
   Buda : Budizmin kurucusu.
   Buhâr : buğu.
   Buharî : en önemli hadîs kitabının yazarı.
   Buhrân : bunalım.
   Bukalemun : bulunduğu yerin rengine giren bir hayvan.
   Burak : Peygamberimizin miraçta bindiği binek.
   Burjuva : hayatını emek vererek kazanmayan zengin kimse.
   Butlân : batıllık, temelsizlik, çürüklük.
   Bühtân : iftira.
   Bükâ : ağlama.
   Bülegâ : adamına göre güzel söz söyleyenler.
   Bünyân : yapı.
   Bürhan : kuvvetli delil.
   Bürhanî : delil cinsinden.
   Büşrâ : müjde.
   Cadde : geniş yol.
   Câh : makam.
   Câhız : ünlü bir edebiyatçı.
   Câhtid : din için savaşan.
   Câhil : bilgisiz.
   Câhilâne : bilgisizce.
   Cahîm : cehennem.
   Câil : yapan.
   Câiz : dine uygun olan.
   Câl : yapma, kılma.
   Câlî : yapmacıktan.
   Câlib : çekici.
   Calinos : eski bir filozof.
   Câmî : büyük bir âlim ve yazarı.
   Câmi : toplayan.
   Câmia : topluluk.
   Câmtid : cansız, donuk.
   Câmtidât : camtidler, cansızlar.
   Câmtidiyet : cansızlık.
   Câmiiyet : toplayıcılık.
   Câmiülkelîm : zengin mânâlı söz.
   Camus : manda.
   Cân : hayat, ruh, gönül.
   Cânân : sevgili.
   Canavar : can alıcı.
   Cânhıraş : tüyler ürpertici.
   Cânî : cinayet işleyen.
   Cânib : yön, taraf, yan.
   Câniyâne : canicesine.
   Cann : cinler.
   Cansiperâne : canını verircesine.
   Car : Arapçada bir edat.
   Cârî : akan, yürüyen.
   Câriye : esir kadın.
   Câsus : ajan.
   Câvtid : devam eden.
   Cây : değer, layık.
   Caymak : kararından dönmek.
   Câzib : çekici.
   Câzibe : çekicilik.
   Câzibedâr : çekici.
   Câzibedarâne : çekici bir biçimde.
   Câzibekârane : çekici biri gibi.
   Cebâbire : zorbalar.
   Cebânet : korkaklık.
   Cebbâr : istediğini mutlaka yaptıran Allah.
   Cebbar : cebreden, zorba.
   Cebbarâne : zorbaca.
   Cebrâil : Peygamberimize vahiy getiren büyük bir melek.
   Cedâvil : cedveller, kanallar, listeler.
   Cefâ : eziyet.
   Cefâkâr : eziyet çeken.
   Ceffelkalem : düşünmeksizin.
   Cehâlât : cahillikler, bilgisizlikler.
   Cehâlet : cahillik, bilgisizlik.
   Cehâletperver : bilgisizliği seven.
   Cehlistân : bilgisizlik yeri.
   Celâdet : ululara karşı gösterilen cesaret.
   Celâl : sonsuz azamet ve kibriya, büyüklük ve ululuk.
   Celâldarâne : celâlli bir biçimde.
   Celâlet : büyüklük, ululuk.
   Celâlî : büyüklükle ilgili.
   Celbkârâne : kendine çekercesine.
   Celbnâme : çağırma kağıdı.
   Celevât : cilveler, görünümler.
   Cellâd : ölüm cezası verilenleri öldüren kişi.
   Cemaat : gayeleri bir olan topluluk.
   Cemâd : cansız cisim.
   Cemâdât : cansız cisimler.
   Cemâdiyet : cansızlık, donukluk.
   Cemâhir : cumhuriyetler.
   Cemâl : güzellik.
   Cemâlî : güzellikle ilgili.
   Cemâlperest : güzelliğe düşkün.
   Cemâlperverâne : güzelliği severcesine.
   Cemîlâne : güzelce.
   Cemiyât : cemiyetler, toplumlar.
   Cemmigafir : ekseriyet, çoğunluk.
   Cenâb : saygı sözü.
   Cenâbet : cünüp.
   Cenâh : kanat.
   Cenâheyn : iki kanat.
   Cenân : cennetler.
   Cenaze : henüz gömülmeyen ölü.
   Cengâver : savaşçı.
   Cennât : cennetler.
   Cennetâsâ : cennet gibi.
   Cennetmekân : yeri cennet olası.
   Cennetmisâl : cennet gibi.
   Cerâhat : irin, akıntı.
   Cerâtid : gazeteler.
   Cereyân : akma, akım.
   Cerîha : yara.
   Cerrah : operatör.
   Cerrâr : tedirgin edici davranışlarla para koparan.
   Cesâmet : irilik.
   Cesâret : yüreklilik, korkusuzluk.
   Cessâs : casusluk eden.
   Cesurâne : cesurca, korkusuzca.
   Cevâb : cevap, soruya verilen karşılık.
   Cevâben : cevap olarak.
   Cevâbî : cevapla ilgili.
   Cevâd : çok cömert.
   Cevâhir : değerli taşlar.
   Cevâmî : toplayıcı olan şeyler.
   Cevâmtid : cansızlar.
   Cevâmiülkelîm : zengin mânâlı sözler.
   Cevânib : yanlar, taraflar.
   Cevârih : organlar.
   Cevâsis : casuslar, ajanlar.
   Cevaz : izin.
   Cevelân : dolaşma.
   Cevelangâh : dolaşma yeri.
   Cevherbahâ : mücevher gibi değerli.
   Cevvâd : sınırsız cömertlik sahibi Allah.
   Cevvâl : pek hareketli.
   Cevvifezâ : uzay.
   Cevvihava : atmosfer.
   Cezâ : suça karşılık verilen acı.
   Cezâen : ceza olarak.
   Cezâlet : sözde titlelerin düzgün dizilişinden doğan güzellik.
   Cezbedarâne : Allah sevgisiyle kendinden geçercesine.
   Cezbekârâne : cezbeye tutulmuşçasına.
   Cezîretülarâb : Arap Yarımadası.
   Cibâl : dağlar.
   Ctidâl : uğraşma, savaş.
   Ctidar : duvar, çeper.
   Ciğerpâre : ciğer parçası, sevgili yavru.
   Ciğerşikâf : ciğer parçalayan.
   Cihad : din uğrunda savaş.
   Cihân : dünya, âlem.
   Cihânbahâ : cihan değerinde.
   Cihândeğer : dünya kıymetinde.
   Cihângîr : cihanın büyük bir kısmını elde eden savaşçı.
   Cihânkıymet : dünya kadar değerli.
   Cihânpesendâne : dünyanın beğeneceği şekilde.
   Cihânşümûl : dünya ölçüsünde.
   Cihâr : dört.
   Cihât : yanlar, yönler.
   Cihâz : aygıt, çeyiz.
   Cihâzât : aygıtlar.
   Cimâ : cinsî münasebet.
   Cinân : cennetler.
   Cinas : birçok mânâya gelebilen söz.
   Cinâyet : adam öldürme, ağır suç.
   Cismanî : cisimle ilgili.
   Cismaniyet : cisim olma hâli.
   Civan : yakışıklı genç.
   Civanmert : yüce gönüllü, mert.
   Civâr : yöre, yakın yer.
   Cumâ : önemli bir namaz.
   Cüdâ : ayrı, ayrılmış.
   Cühelâ : bilgisizler.
   Cünûdullah : Allahın askerleri.
   Cüretkâr : atak, kendini bilmez.
   Cüretkârâne : atakça.
   Cüziihtiyar : az bir seçme hürriyeti.
   Cüziirâde : insanın azıcık iradesi.
   Cüziyyât : cüziler.
   Çah : kuyu, çukur.
   Çâk : çatlak, yarık.
   Çal : alnında ve ayaklarının üstünde beyazlık bulunan hareketli at.
   Çalab : ilâh, Rab.
   Çalâk : atik, çabuk.
   Çamular : Himalaya dağlarına bağlı bir dağ silsilesi.
   Çâr : dört.
   Çar : Rus imparatoru.
   Çâre : çıkar yol, kurtuluş yolu.
   Çarh : çark, felek, talih.
   Çarıyâr : dört büyük halife.
   Çariçe : Rus imparatoriçesi.
   Çark : dönen, felek, talih.
   Çarmıh : suçluyu bağlamak için kurulmuş haç şeklinde ağaç.
   Çarnâçar : ister istemez.
   Çemenzâr : çimenlik.
   Çendan : gerçi.
   Çerağ : çıra, lamba.
   Çeşmigiryân : ağlayan göz.
   Çevikçalâk : çevik ve hızlı.
   Çiçekdanlık : çiçeklik.
   Çiçekdâr : çiçekli.
   Çilehane : çile evi.
   Çimengâh : çimenli yer.
   Çinimaçin : Çin ve Çinin güney kısmı.
   Çorak : verimsiz toprak.
   Çuha : sık dokunmuş yün kumaş.
   Dâ : hastalık.
   Daavât : dualar.
   Dâbb : kertenkele.
   Dâbbe : yürüyen yaratık.
   Dâbbetülarz : âhirzaman alâmeti olan bir yaratık.
   Dâcin : bir nevi kuş.
   Dâd : vergi, ihsan.
   Dâdıezel : Allah vergisi.
   Dâdıhak : Hak vergisi.
   Dâfi : defeden, savan.
   Dâfia : defetme, savma.
   Dâğdağa : gürültü patırtı.
   Dâğdâr : yanık, yaralı.
   Dağvârî : dağ gibi.
   Dâhî : üstün yetenekli.
   Dâhil : iç, içeri, içinde.
   Dahîl : yabancı, sığıntı.
   Dahîlek : sana sığınırım.
   Dâhilî : içe ait, içle ilgili.
   Dâhiliye : içle ilgili olan, iç işleri.
   Dâhiyâne : dahice, gayet zekice.
   Dahiye : felâket, büyük belâ.
   Dahiye : üstün yetenekli kimse.
   Dahl : girme, etki.
   Dâî : duacı, çağıran.
   Dâil : sapıtmış, azgın.
   Dâim : devam eden, süren.
   Dâima : devamlı olarak.
   Daimî : devamlı, sürekli.
   Dâir : ilgili, devreden.
   Dâire : saha, alan, geometrik şekil, resmi kurum.
   Dâirevârî : daire gibi.
   Dâirevî : daire şeklinde.
   Dakik : pek ince.
   Dakika : pek ince olan, zaman birimi.
   Dalâl : sapıklık, haktan ayrılık.
   Dalalet : sapkınlık, islâmdan ayrılma, şaşkınlık.
   Dalaletâlûd : sapkınlık karışık.
   Dalaletpîşe : sapkınlık yolunu tutmuş.
   Dalkavuk : menfaati için hoş görünmeye çalışan, yağcılık ve soytarılık eden.
   Dâll : delil olan, yol gösteren.
   Dall : sapan, sapıtan.
   Dalle : sapanlar, sapıtanlar.
   Dallîn : sapkınlar.
   Dâlliyet : delil olma, yol gösterme.
   Dâm : tuzak, hile, tavan.
   Damar : kan borusu, yaradılış, huy.
   Dâmen : etek.
   Damga : işaret, bellik.
   Dânâ : bilgili, âlim.
   Dâne : tane, tohum.
   Dantela : tentene, dantel.
   Dâr : yer, ev, yurt.
   Darağacı : tidam sehpası.
   Darb : vurma, çarpma.
   Darbe : tek vuruş.
   Darbhane : para basılan yer.
   Darbımesel : atasözü.
   Dâreyn : her iki dünya.
   Dârıharb : savaş yeri, düşman ülkesi.
   Dâri : acı bir bitki.
   Dârib : vuran, döven.
   Dârülfünûn : fenler yeri, üniversite.
   Dârülharb : savaş yeri, düşman ülkesi.
   Dârülhikmet : Osmanlılar zamanında fetva ile vazifeli ilmi bir kuruluş.
   Dârülhizmet : hizmet yeri.
   Dârülikab : azap yeri, cehennem.
   Dârülislâm : Müslümanların huzur içinde yaşadığı yer.
   Dârüsselâm : kurtuluş ve güven yeri, cennet.
   Dâsıtân : destan, meşhur hikâye.
   Dâsıtâne : destan gibi olan.
   Dâussılâ : vatan hasreti.
   Dâva : savunulan düşünce, hak talebi, önemli mesele.
   Dâvet : çağrı.
   Dâvetname : davet mektubu.
   Dâvûd : büyük bir peygamber.
   Dâvûdvârî : Davut alehisselâm gibi.
   Dâye : dadı, çocuk bakıcısı.
   Deccâl : kıyametten önce ortaya çıkarak yandaşlarıyla birlikte dini yıkmaya çalışan azgın kimse.
   Deccâlâne : deccal gibi.
   Deccâliyet : din yıkıcı deccalın ilkeleriyle hareket edenlerin oluşturduğu mânevî şahsiyet.
   Defâ : kez, kere.
   Defâât : defalar, kereler.
   Defâin : defineler.
   Defâten : birdenbire.
   Defterdâr : defterci, defter tutan.
   Dehâ : üstün zekâ.
   Dehâlet : girme, sığınma.
   Dehân : ağız.
   Dekaik : incelikler.
   Delâil : deliller, kanıtlar.
   Delâlat : delâletler, delil olmalar.
   Delâlet : delil olma, yol gösterme.
   Delâleten : delil olarak, yol göstererek.
   Dellâl : yüksek sesle ilan eden, duyuran.
   Demâ : her zaman.
   Demâdem : zaman zaman.
   Demagoji : güzel sözlerle halkı kandırma siyaseti.
   Demokrasi : yöneticilerin halk tarafından seçildiği tidare şekli.
   Demvurmak : söz etmek.
   Denâet : alçaklık.
   Derâkab : hemen, derhâl.
   Derârî : parlak yıldızlar, renkli şeyler.
   Dercân : canına sokma, içine alma.
   Derecât : dereceler, yukarı katlar.
   Derekab : hemen ardından.
   Derekât : derekeler, aşağı katlar.
   Dergâh : makam, tekke.
   Derhâtır : hatırlama.
   Dermân : ilaç, çare, güç.
   Dermeyân : ortada, ortaya.
   Dersaadet : istanbul.
   Dershane : ders okunan yer.
   Dersiâmm : herkese ders verebilen hoca.
   Derya : deniz.
   Desâis : desiseler, hileler, oyunlar.
   Desâtir : düsturlar, ilkeler.
   Dessas : hileci, oyuncu, aldatıcı.
   Dessasâne : hileci, aldatıcı gibi.
   Destan : kahramanlık hikâyesi.
   Destgâh : tezgâh, işyeri.
   Devâ : ilaç.
   Devâen : ilaç olsun diye.
   Devâhî : büyük belâlar, üstün zekâlılar.
   Devâir : daireler, işyerleri.
   Devam : sürüp gitme.
   Deverân : dönme, dolaşım.
   Devran : felek, talih.
   Deyyan : herkesin hakkını en iyi bilen ve veren Allah.
   Dırahşan : parlayan.
   Dibâce : önsöz, başlangıç.
   Dtidar : göz, görme, görünme.
   Dîdebân : gözcü, gözleyen.
   Dikkat : duygu ve düşünceyi bir noktada toplama, uyanıklık, incelik.
   Dikta : zorbalık.
   Diktatör : Devleti keyfine göre tidare eden "ulu" önder.
   Dilşâd : gönlü hoş olmuş.
   Dimağ : beyin.
   Dinamik : hareketli.
   Dinar : esktiden kullanılan bir para.
   Dindarâne : dindarca.
   Dindaş : aynı dinden olan.
   Dinsizdârâne : dinsizce.
   Diplomat : ülkenin dış işleriyle uğraşan memur.
   Dirâyet : yetenek, beceri, sezgi.
   Diritnavt : diritnot.
   Divan : şiir kitabı, yüksek tidare meclisi, mahkeme, sedir.
   Divâne : aklı tam olmayan, kaçık.
   Divânece : divane gibi.
   Divanhâne : geniş sofa, salon.
   Divânıharb : askeri mahkeme.
   Diyânet : dindarlık, din işleri.
   Diyâneten : dindarlık bakımından.
   Diyar : ülke, yer.
   Dogma : tartışılmayan kesin fikir.
   Dogmatizm : bazı fikirleri her zaman doğru ve değişmez kabul eden felsefe.
   Donanma : kendini donatma, deniz kuvveti, ışıklı şenlik.
   Dostâne : arkadaşça.
   Duâ : Allaha yalvarma, yakarış, isteme, dileme.
   Dûçar : tutulmuş, yakalanmış.
   Duhâ : kuşluk vakti.
   Duhan : duman.
   Dûrendişâne : ilerisi için kaygılanırcasına.
   Durûbuemsâl : atasözleri.
   Dûşâb : pekmez.
   Dühât : dahiler, üstün zekalılar.
   Dükkân : öteberi satış yeri.
   Dümdâr : ordunun arkasında gtiden gurup.
   Dünyâ : içinde yaşadığımız âlem.
   Dünyâdâr : dünyalı.
   Dünyâperest : taparcasına dünyaya yönelen.
   Düşâb : pekmez.
   Düşvâr : zor, güç.
   Eâmm : pek umumi, en genel.
   Eâzım : büyükler.
   Ebâbil : bir kuş türü.
   Ebâd : boyutlar, uzaklıklar.
   Ebâtıl : boş inanışlar.
   Ebdâ : en güzel, en bedi.
   Ebedülâbâd : sonsuzlar sonsuzu.
   Eblağ : yerinde adamına göre güzel söz söylemenin en üstünü.
   Eblehâne : alıkça, budalaca.
   Ebnâ : oğullar.
   Ebnâyıcins : aynı türden olanlar.
   Ebrâr : hayırlılar, iyiler.
   Ebsâr : gözler.
   Ebulâşey : hiçbir şeyi olmayan.
   Ebvâb : kapılar, bölümler.
   Ebyât : beyitler.
   Ebyâz : en beyaz, parlak.
   Ecânib : yabancılar.
   Ecdâd : atalar, dedeler.
   Ecirnâ : bizi koru.
   Eclâ : en parlak.
   Ecmâ : en toplu.
   Ecmâin : hepsi, cümlesi.
   Ecnâs : cinsler, türler.
   Ecrâm : cansız varlıklar.
   Ecsâd : cesetler.
   Ecsâm : cisimler.
   Eczâ : cüzler, parçalar, kimyevi madde.
   Eczâhâne : ilaç yapılıp satılan işyeri.
   Edâ : yapma, ödeme, davranış, anlatım yolu.
   Edat : Hem, için gibi kendi başına mânâsı olmayan yardımcı title.
   Eddâî : belli bir duacı, duacınız.
   Edebiyat : güzel ve etkili biçimde konuşma ve yazma sanatı.
   Edevât : âletler.
   Edîbâne : edebiyatçı gibi, edeplice, terbiyelice.
   Ednâ : pek aşağı.
   Edvâr : devirler, dönemler.
   Edyân : dinler.
   Efâdıl : üstün nitelikli kimseler.
   Efâl : fiiller, işler.
   Efdal : daha üstün.
   Efgan : figanlar, inlemeler.
   Efhâm : textalar, en iyi anlayan.
   Efkâr : fikirler.
   Efkârıâmme : umumun fikirleri, halkın düşünceleri.
   Eflâk : gökler.
   Eflâtun : eski bir filozof
   Efrâd : bireyler, insan tekleri.
   Efsah : daha düzgün anlatım.
   Efsâne : uydurulmuş hikâye, mitoloji.
   Efşan : Saçan mânâsında son ek.
   Efzâ : Artıran mânâsında son ek.
   Ehad : Bir, tek, benzersiz olan Allah.
   Ehâdîs : Peygamberimizin sözleri.
   Ehadiyet : Allahın her bir eserindeki birlik tecellisi.
   Ehaff : pek hafif.
   Ehak : en hak, daha gerçek.
   Ehass : en has.
   Ehbâr : âlimler.
   Ehemmiyetkârâne : önem verircesine.
   Ehevât : kardeşler.
   Ehibbâ : ahbaplar, sevilenler.
   Ehlibtidâ : dine aykırı olanı dine sokanlar.
   Ehltidalalet : islâmdan sapanlar, sapkınlar.
   Ehltidünyâ : dünya adamı, âhireti düşünmeyen.
   Ehligaflet : gaflette olanlar, kul olduğunu hatırlamadan yaşayanlar.
   Ehlihak : hak yolda olan.
   Ehlihakîkat : hakikatı bulan kimseler.
   Ehlihâl : inandıkları mânâları hâlleriyle yaşayanlar.
   Ehlihtidâyet : îman yoluna erenler, müminler.
   Ehliîman : îmanlılar.
   Ehliinsaf : insaflılar.
   Ehliislâm : müslümanlar.
   Ehlikalb : kalben ileri gtidenler.
   Ehlikitab : ilâhî kitaplardan birine inanan.
   Ehlinecat : kurtulanlar.
   Ehlisefâhet : günahlara dalanlar.
   Ehlisuffa : Peygamberimizin mesctidinde kalan sahabeler.
   Ehlitakva : Allahtan korkup günahtan sakınan kimseler.
   Ehlitarik : tarikat adamı.
   Ehlitarikat : tarikata bağlı olan.
   Ehlivelâyet : velîler, erenler, kalbi nurlanmış müminler.
   Ehlullah : Allah adamı, evliya, ermiş.
   Ehram : firavun mezarı.
   Ehriman : ateşe tapanların kötülük tanrısı.
   Ehülacâib : acayip şeylerin kardeşi.
   Ehva : nefis arzuları, boş istekler.
   Ehvâl : korkular.
   Ehya : ucuzluk, bolluk.
   Ejderha : iri yılan.
   Ekâbir : büyükler.
   Ekall : en az.
   Ekalliyet : azlık, azınlık.
   Ekânim : asıllar, rükünler.
   Ekdâr : kederler, üzüntüler.
   Ekrad : Kürtler.
   Ekseriya : ekseriyetle, çoğunlukla.
   Ekva : daha kuvvetli.
   Ekvan : yaratılanlar.
   Ekvanî : yaratılanlarla ilgili.
   Ekvator : dünyayı ikiye ayıran hayâlî çizgi.
   El-amân : aman diliyorum!
   Elân : şimdi, hâlâ.
   Elâstik : esnek.
   Elcevab : cevabı şu.
   Eleman : bir bütünün parçaları.
   Elemkârâne : acılı bir biçimde.
   Elemnâk : acı verici, acılı.
   Elfâtiha : Fatiha sûresi.
   Elfaz : lafızlar, sözler.
   Elhak : hakikaten, doğrusu.
   Elhamdülillâh : Allaha hamdolsun.
   Elhannas : sinsice aldatan şeytan.
   Elhâsıl : kısacası, özetle.
   Elhubbulillâh : sevgi Allah içindir.
   Elîmâne : acılı biçimde.
   Elîyâzübillâh : Allaha sığınırız.
   Elkab : lâkaplar.
   Elmas : değerli bir taş.
   Eltâf : lütuflar, en latîf, en hoş.
   Elvah : levhalar, tablolar.
   Elvan : renkler.
   Elvanıseba : yedi renk.
   Elvedâ : şu ayrılık!
   Elyak : daha lâyık.
   Emam : ön taraf.
   Eman : güven, güvenlik.
   Emânât : emanetler.
   Emânet : sonra alınmak üzere verilen şey.
   Emâneten : emanet olarak.
   Emâni : güvenlik.
   Emârât : emareler, belirtiler.
   Emâre : iz, belirti, bellik.
   Emâret : beylik.
   Emirnâme : emir yazısı.
   Emlâk : taşınmaz mallar.
   Emmâbâdü : bundan sonra.
   Emmâre : emreden, zorlayan.
   Emperyalizm : bir ülkenin sınırlarını genişletme politikası.
   Emrâz : marazlar, hastalıklar.
   Emsâl : misaller, eşler, benzerler.
   Emşac : nutfe, dağınık.
   Emtar : yağmurlar.
   Emvâc : dalgalar.
   Emvâl : mallar.
   Emvât : ölüler.
   Enam : yaratıklar, varlıklar.
   Enâniyet : benlik, gurur.
   Enbiyâ : nebîler, peygamberler.
   Encam : son.
   Endad : benzerler, misiller.
   Endâm : beden, boy.
   Endaz : Atan, atıcı mânâsında son ek.
   Enfâ : daha faydalı.
   Enfâs : nefesler.
   Enhâr : nehirler, ırmaklar.
   Enîndâr : inleyen.
   Enkaz : yıkıntı.
   Ensâb : soylar, nesepler.
   Ensac : dokumalar.
   Ensâf : yarımlar.
   Ensâl : nesiller, kuşaklar.
   Ensâr : yardımcılar, Medineli sahabeler.
   Entrika : hile, düzen.
   Envâ : neviler, türler.
   Envâen : türler olarak.
   Envâr : nurlar.
   Enzâr : nazarlar, bakışlar.
   Erâcif : uydurma sözler.
   Erakk : pek ince.
   Erbaa : dört.
   Erbâb : sahipler, becerikliler, terbiyeciler.
   Erbâin : kırk.
   Erbâiyyet : dört olmak.
   Erhâm : döl yatakları, rahimler.
   Erham : en merhametli.
   Erhamürrahimîn : merhamet edenlerin en merhametlisi olan Allah.
   Erkân : esaslar, rükünler.
   Ervâh : ruhlar, canlar.
   Erzâil : reziller, alçaklar.
   Erzâk : rızıklar, yiyecekler.
   Erzan : pek ucuz.
   Erzâl : reziller.
   Esâbi : parmaklar.
   Esâd : daha mutlu.
   Esâdekümullah : Allah saadet versin.
   Esahh : daha doğru.
   Esâlib : üslûplar, tarzlar.
   Esamî : isimler.
   Esâret : esirlik, tutsaklık.
   Esas : temel, kök.
   Esasât : temeller, esaslar.
   Esâtir : uydurulmuş hikâyeler, mitoloji.
   Esbâb : sebepler, vasıtalar, vesileler, araçlar.
   Esbâbperest : sebepleri yaratıcı sanan.
   Esbak : daha önceki.
   Esbât : torunlar.
   Esdâf : sadefler, inci kabukları.
   Esdikâ : sadıklar.
   Esedullah : Allahın aslanı.
   Esefâ : yazık!
   Esfelisâfilîn : aşağıların en aşağısı.
   Eshâb : sahipler.
   Esham : hisseler, paylar.
   Eski satid : Bediüzaman Hazretlerinin hayatında birinci dönem ismi.
   Eslâf : selefler, öncekiler.
   Eslâh : en iyi, en sâlih.
   Esliha : silahlar.
   Esmâ : isimler.
   Esmaî : isimlerle ilgili.
   Esmaülhüsnâ : Allahın güzel isimleri.
   Esmar : meyveler.
   Esnâ : ara, vakit, sıra.
   Esnâf : sınıflar, alım satımcı.
   Esnam : sanemler, putlar.
   Esrâ : pek çabuk.
   Esrâr : sırlar, gizli mânâlar.
   Esrârengiz : gizli ve sırlı olan.
   Esrarkeş : esrar çeken.
   Essebebükelfâil : sebep olan yapan gibtidir.
   Estağfirullah : Allah kusurumu affetsin.
   Esvâb : giyecekler.
   Esvât : sesler.
   Eşâr : şiirler.
   Eşârî : itikadî bir hak mezhep kuran âlimin namı.
   Eşbah : benzeyenler.
   Eşcâ : daha yiğit.
   Eşcâr : ağaçlar.
   Eşfa : en çok şefaat eden.
   Eşfâ : pek şifalı.
   Eşfak : çok şefkatli.
   Eşgal : işler, meşguliyetler.
   Eşhas : şahıslar, kişiler.
   Eşirrâ : şerliler, kötüler.
   Eşîya : bir peygamber.
   Eşkâl : şekiller.
   Eşkıyâ : yol kesenler.
   Eşrâf : şerefliler, ileri gelenler.
   Eşrâr : şerliler, kötüler.
   Eşrât : şartlar, belirtiler.
   Eşrâtısaat : kıyamet alâmetleri.
   Eşrefimahlûkât : yaratılanların en şereflisi.
   Eşşükrülillah : şükür Allahadır.
   Eşvâk : şevkler, aşırı istekler.
   Eşya : nesneler, şeyler.
   Etbâ : tâbî olanlar, bağlılar.
   Etfâl : tıfıllar, çocuklar.
   Etıbbâ : tabipler, doktorlar.
   Etka : günah işlemekten çok çekinen.
   Etkıyâ : çok takvalılar.
   Etrâf : yanlar, taraflar.
   Etrâk : Türkler.
   Etvâr : tavırlar, davranışlar.
   Evâhir : âhirler, sonlar.
   Evâil : başlangıçlar.
   Evâmir : emirler.
   Evânî : kaplar.
   Evâsıt : vasatlar, orta hâlli olanlar.
   Evfak : en uygun.
   Evhâm : vehimler, kuruntular.
   Evkaf : vakıflar.
   Evkat : vakitler.
   Evkemâkal : söylendiği gibi.
   Evlâ : daha iyi.
   Evlâd : veledler, çocuklar.
   Evliyâ : kalbi nurlu müminler, erenler, velîler.
   Evliyâullah : Allahın velîleri, sevgili kulları.
   Evrâd : devamlı okunan dualar, zikirler.
   Evrak : yapraklar, kağıtlar, belgeler.
   Evsâf : vasıflar, özellikler.
   Evsat : orta, orta hâl.
   Evtâd : direkler, kazıklar.
   Evtâr : tek, eşsiz.
   Evvâbin : tevbe edip günahtan dönenler.
   Evvelâ : birincisi, önce.
   Evvelbaba : ilk baba, her türün bir anda yaratılan ilk ferdi.
   Evzâh : daha açık.
   Eyâdi : eller.
   Eynesserâminessüreyya : yer nerede, Süreyya nerede?
   Eytam : yetimler, babaları ölmüş çocuklar.
   Eyvallah : peki, öyle olsun.
   Eyvan : köşk, saray.
   Eyyâm : günler.
   Eyyühelmünâfık : ey münafık, ey mümin görünen kâfir!
   Eyzan : önceki gibi.
   Ezâ : üzme, incitme.
   Ezahir : çiçekler.
   Ezan : namaza davet için edilen ntida.
   Ezdâd : zıtlar.
   Ezhân : zihinler.
   Ezhâr : çiçekler.
   Ezkâr : zikirler, Allahı anmalar.
   Ezkaza : kaza olarak.
   Ezkiyâ : temiz ve iyi insanlar.
   Ezkiya : zekiler.
   Ezman : zamanlar.
   Ezvâc : eşler.
   Ezvâcıtâhirât : Peygamberimizin iffetli hanımları.
   Ezvak : zevkler.
   Ezyâl : zeyiller, ekler.
   Faal : çalışkan, işleyen.
   Faalâne : çalışkanca.
   Faaliyet : çalışkanlık, çalışma.
   Faalünlimâyürîd : her istediğini yapabilen Allah.
   Fâcia : acıklı olay.
   Fâcir : günah işleyen.
   Fâcire : günahkâr kadın.
   Fâdıl : üstün nitelikli.
   Fahâmet : anlayışlılık.
   Fâhim : anlayışlı.
   Fâhir : övünen, iftihar eden.
   Fâhiş : ahlâksız, aşırı.
   Fâhişe : büyük günahlar işleyen iffetsiz kadın.
   Fâhişehâne : genelev.
   Fahl : ileri gelen, üstün.
   Fahm : kömür, karbon.
   Fahr : övünme, iftihar etme.
   Fahrî : karşılıksız, parasız.
   Fahriâlem : âlemin kendisiyle övündüğü Peygamberimiz.
   Fahrikâinat : kâinatın övüncü olan Peygamberimiz.
   Fahriye : övünme.
   Fahrüddeverân : devirlerin övüncü.
   Fahşâ : büyük günahlar.
   Fahûr : çok övünen.
   Fâtide : fayda, yarar.
   Fâik : üstün.
   Fâikiyet : üstünlük.
   Fâil : iş yapan, özne.
   Fâiz : paranın haram olan kârı.
   Fakat : ama.
   Fâkat : yokluk, bulunmama.
   Fakd : bulunmayış.
   Fakdülahbâb : sevilenlerin bulunmaması.
   Fâkih : islâm hukukunu bilen.
   Fâkihe : yaş meyve, yemiş.
   Fakîr : muhtaç, yoksul.
   Fakîrâne : fakirce.
   Fakîrülhâl : fakir hâlde.
   Fakr : yoksulluk, muhtaçlık.
   Fakrıhâl : fakir hâllilik.
   Fakrımutlak : tam ve sınırsız fakirlik.
   Fakrpîşe : fakirlik yolunda.
   Fakruzarûret : fakirlik ve yoksulluk.
   Faktör : bir sonucu oluşturan unsurlardan her birisi.
   Fakülte : meleke, üniversitenin bölümlerinden her biri.
   Fâl : fal, belirti, uğur.
   Fâlık : büyümesi için tohumu çatlatan Allah.
   Fâlihayr : iyilik belirtisi.
   Familya : aile, soy.
   Fanatik : aşırı taraftar.
   Fânî : geçici, ölümlü.
   Fâniyât : faniler, gelip geçiciler.
   Fantâziye : yalandan gösteriş, boş debdebe.
   Fantezi : hayâl ürünü, aşırı süs.
   Fanus : süslü fener.
   Farâbî : Aristonun tesirinde kalan bir filozof.
   Faraklit : Peygamberimizin incildeki ismi.
   Fârân : Mekke dağlarının incildeki adı.
   Faraş : süprüntü toplama aleti.
   Farazâ : diyelim ki.
   Farazî : farzedilen, varsayılan.
   Faraziye : ispat edilmemiş düşünce, varsayım.
   Farfara : gürültücü, övüngen.
   Fâriğ : devreden, geçiren, çekilen.
   Fârika : ayırıcı özellik.
   Fâris : iranlı.
   Fârisî : iran dili, iranla ilgili.
   Farîza : kaçınılmaz ödev, boyun borcu.
   Fark : ayrılık, başkalık.
   Farmason : mason, islâm düşmanı.
   Fars : iranlı.
   Fart : aşarılık.
   Fârûk : Hak ile batılı ayıran mânâsında Hazreti Ömerin lâkabı.
   Farz : her müslümanın şahsen yapmakla yükümlü bulunduğu ilâhî emir.
   Farzetme : sayma, tutma.
   Farzıayn : her müminin mutlaka yapması gereken vazife.
   Farzıkifâye : bazı müminlerin yapmasıyla sorumluluktan kurtulunan vazife.
   Farzımuhâl : imkânsızı bir an mümkün sayma.
   Farziyet : farz oluş.
   Fâsık : günahkâr.
   Fâsıkımütecâhir : açıkça günah işlemekten utanmayan.
   Fâsıl : ayıran, bölen.
   Fasıl : mevsim, bölüm.
   Fâsıla : ara, durak.
   Fâsılasız : aralıksız.
   Fâstid : bozuk, yanlış.
   Fasîh : düzgün ve güzel konuşan.
   Fâsih : fesheden, bozan,
   Fasl : bölüm, mevsim.
   Fâş : ortaya çıkmış.
   Faşist : ırka dayalı baskı rejimine taraftar olan kimse.
   Fâtır : benzeri bulunmayan eserleri yaratan Allah.
   Fâtih : açan, fetheden.
   Fâtiha : başlangıç, birinci sûre.
   Fâtihâne : fatihçe.
   Fâtinülasr : asrın en akıllısı.
   Faysal : hakkı batıldan ayıran.
   Fayton : at ile çekilen binek arabası.
   Fazâil : faziletler, üstünlükler.
   Fâzıl : faziletli, üstün.
   Fazîlet : üstün nitelik, meziyet.
   Fazîletfuruş : üstünlük taslayan.
   Fazîletkâr : faziletli, üstün nitelikli.
   Fazîletmeab : üstün nitelikleri olan.
   Fazîletperver : üstün nitelikleri seven.
   Fazl : üstünlük, lütuf.
   Fazlî : iyilik olsun diye.
   Febiha : ne âlâ.
   Fecâat : acıklı durum.
   Fecrikâzib : yalancı fecir.
   Fecrisâdık : gerçek fecir.
   Fedâ : değerli nesi varsa verme.
   Fedâî : feda eden, kendini adayan.
   Fedâkâr : fedacı.
   Fedâkârâne : fedakârca.
   Fehva : mânâ, kavram.
   Fekahet : fıkıh ilminde âlimlik, anlayışlılık.
   Felâh : tam kurtuluş.
   Felâhat : tarımcılık.
   Felâket : büyük zararlar veren olay.
   Felâketzede : felâkete uğramış.
   Felâsife : felsefeciler, felsefeler.
   Felekiyyât : gök ilmi.
   Feletât : sürçmeler, falsolar.
   Felillâhilhamd : Allaha hamdolsun.
   Fellâh : ekinci, tarımcı.
   Fenâ : yokluk, geçicilik, kötü.
   Fenâfilihvan : kardeşlerin varlığında erime.
   Fenâfillâh : dünyayı kalben terkedip tamamen Allaha yönelmek.
   Fenâfirresûl : kendi isteklerini terkedip peygamberde fani olmak.
   Fenâfişşeyh : şeyhinde fani olmak.
   Ferâce : bütün vücudu kaplayan bir cins elbise.
   Ferâgat : hakkı olanı bile istememe.
   Ferah : geniş, iç açıcı, tasasız.
   Ferâiz : farzlar, yapılması mecburi olan dinî emirler.
   Ferâset : anlayış.
   Ferdâ : yarın.
   Ferdaniyet : teklik, birlik, benzersizlik.
   Ferhan : sevinçli, rahat.
   Fermâ : buyurucu.
   Ferman : kesin emir, hüküm, bildiri.
   Ferraşin : Doğuda büyük bir ova.
   Fersah : beş kilometrelik mesafe.
   Feryâd : yüksek sesle yardım isteme.
   Feryâdüfîzar : yüksek sesle yardım isteme ve yalvarma.
   Ferzendâne : evlat gibi.
   Fesâd : fesat, bozukluk, karışıklık.
   Fesâdât : fesatlar, bozukluklar, karışıklıklar.
   Fesâhat : düzgün ve güzel söz söyleme.
   Fesübhanallah : Allah bütün noksanlıklardan uzaktır.
   Feşân : Saçan mânâsında son ek.
   Fetânet : zihin açıklığı, çabuk kavrayış.
   Fetebârekallah : Allah mübarek etsin.
   Fetevâ : fetvalar.
   Fettâh : her şeyi görülmedik biçimlerde açan Allah.
   Fettâhiyet : herşeyi uygun şekilde açma fiili.
   Fetvâ : bir meseleyle ilgili dinî hüküm.
   Fevâtid : faydalar.
   Fevâsıl : fasıllar, bölümler.
   Fevâtih : başlangıçlar.
   Feverân : fışkırma, hızla çıkma.
   Fevkalâde : olağanüstü.
   Fevkalbeşer : insanüstü.
   Fevkalhad : sınırın üstünde.
   Fevkalkanun : kanun üstü.
   Fevkalkül : hepsinin üstü.
   Fevkalmêmul : umulanın üstünde.
   Fevkalzaman : zaman üstü.
   Fevkaniyet : üstünlük.
   Fevzâ : kargaşa.
   Feya : ey!
   Feyaacaba : hayret doğrusu!
   Feyalilaceb : hayret ifadesi.
   Feyezân : su taşkını.
   Feyizdâr : feyizli.
   Feyizkâr : feyizli.
   Feyizyâb : feyiz alma, manen istifade etme.
   Feylesofâne : filizofça.
   Feyyâz : çok feyiz veren.
   Feza : artıran, çoğaltan.
   Fezâ : uzay.
   Fezâil : faziletler, üstün nitelikler.
   Fıkdan : yokluk, bulunmama.
   Fıkra : kısa yazı, küçük hikâye, nükteli hikâyecik.
   Fırâk : fırkalar, partiler, bölükler.
   Fırfıra : topaç.
   Fırka : parti, bölük.
   Fırtına : ştiddetli rüzgâr, korkutucu dalgalanma.
   Fıtnat : yaradılıştan gelen iyi texta kabiliyeti.
   Fıtra : fitre, her zenginin vermesi gereken sadaka.
   Fıtrat : yaradılış.
   Fıtraten : yaradılıştan.
   Ftidda : gümüş.
   Figan : çığlık, inilti.
   Fîhinazarun : bir bakmak lâzım!
   Fihristevârî : fihrist gibi.
   Fiiliyât : fiiller, işler.
   Filasl : aslı üzere.
   Filhakîka : gerçekten.
   Fillah : Allah için.
   Filvaki : olduğu gibi.
   Firâk : ayrılık.
   Firâr : kaçma.
   Firârî : kaçak.
   Firâset : hızlı kavrayış.
   Firâş : döşek, yaygı.
   Firâvn : Firavun.
   Firâvun : ilâhlık davası güden ünlü bir ulu önder.
   Firâvunâne : Firavun gibi.
   Firâvuncuk : küçük bir Firavun.
   Firâvuniyet : Firavunluk.
   Firâvunmeşreb : Firavunun yolunda olan.
   Firkat : ayrılık.
   Fisâl : ayrılmışlar.
   Fîsebîlillâh : sadece Allah için.
   Fistan : hanım elbisesi.
   Fîzâr : inilti, inleme.
   Fonoğraf : teyp.
   Forma : bölüm, elbise.
   Foya : aldatıcı süs, hile.
   Frengistân : Batı ülkeleri.
   Fuâd : kalb, gönül.
   Fudalâ : üstün nitelikli kimseler.
   Fuhşiyât : çirkin işler, günahlar.
   Fukahâ : islâm hukuku âlimleri.
   Fukarâ : fakirler.
   Furkân : hak ile batılı ayıran Kurân.
   Fusahâ : düzgün ve güzel kanuşanlar.
   Fustat : kıldan yapılan büyük çadır.
   Fuzlâ : en faziletli.
   Fuzûlîyâne : gereksiz ve fazlalık olarak.
   Füccâr : günahkârlar.
   Fürûat : ayrıntılar.
   Füsehâ : güzel ve düzgün konuşanlar.
   Füsûnkâr : büyüleyici.
   Fütûhât : fetihler, açmalar.
   Füyûzât : feyizler, mânevî gıdalar.
   Füzûlât : gereksiz ve faydasız şeyler.
   Gabâvet : anlayışsızlık, kalın kafalılık.
   Gabî : anlayışı kıt.
   Gabn : hileli alışveriş.
   Gadab : öfke, gazap.
   Gadabiye : öfkeyle ilgili.
   Gaddâr : acımasız.
   Gaddârâne : acımasızca.
   Gadir : haksızlık etme.
   Gadr : haksızlık.
   Gaffâr : günahları affeden ve bağışlayan Allah.
   Gafil : habersiz, kul olduğunu hatırlamadan yaşayan.
   Gafîr : kalabalık.
   Gaflet : olup biteni sezmeme, kul olduğunu unutma hâli.
   Gafletkârâne : gaflet edercesine.
   Gafûr : günahları daima ve pek çok affeden, Allah.
   Gâh : arasıra, bazan.
   Gâh : Yer mânâsında son ek.
   Gaib : görünmeyen.
   Gaibâne : görünmeksizin.
   Gaile : üzüntü veren belalı iş.
   Gait : pislik.
   Gaiyye : gayeye ait.
   Galâ : pahalılık.
   Galat : yanlış.
   Galatât : yanlışlar.
   Galebe : yenme, üstün gelme.
   Galeri : sanat eserlerinin sergi yeri.
   Galeyan : kaynama, coşma.
   Galî : kıymetli.
   Gâlib : galip, üstün, yenen.
   Galibâ : sanılır ki.
   Galibâne : galip şekilde.
   Galiben : çok zaman, üstün olarak.
   Galibiyet : üstünlük, yenme.
   Galîz : çirkin.
   Gam : tasa, kaygı.
   Gamgama : haykırma.
   Gamgîn : gamlı, kaygılı.
   Gamız : derin ve gizli olan.
   Gamıza : kolay anlaşılmayan, derin.
   Gammaz : söz taşıyıcı.
   Gamnâk : gamlı, tasalı.
   Gamz : süzgün bakış.
   Gamze : çene veya yanak çukuru.
   Ganâim : savaşta elde edilen mallar.
   Gangren : bulunduğu organı kullanılmaz hâle getiren bir hastalık.
   Ganî : sonsuz zengin olan Allah.
   Ganîmet : savaşta elde edilen mal.
   Gâr : Yapan, yapıcı mânâsında son ek.
   Gar : mağara.
   Garâbet : gariplik.
   Garâib : garip şeyler.
   Garâibperest : garip şeylere pek düşkün.
   Garâm : canlı duygu, arzu.
   Gârât : yağmalar.
   Garaz : gaye, kötü niyet.
   Garazkâr : garazcı.
   Garazkârane : garaz edercesine.
   Garb : batı.
   Gardiyan : hapistekileri bekleyen görevli.
   Garet : yağma, talan, çapul.
   Garetgîr : yağmacı.
   Garetkâr : çapulcu.
   Gareyn : alt ve üst çene, yani ağız.
   Garib : batan.
   Garîb : garip, yabancı, kimsesiz, yâd ellere düşmüş, yadırganan şey.
   Garîbane : garipçe.
   Garîbe : garip şey.
   Garîbem : garibim.
   Garîbüzzaman : zamanın garibi, yaşadığı zamanla uyumlu olmayan.
   Garîk : batmış, boğulmuş.
   Garîm : alacaklı.
   Garîze : yaradılıştan olan.
   Gark : batma, boğulma.
   Garnizon : askerî birliklerin bulunduğu yer.
   Garra : parlak.
   Gars : ftidan dikme.
   Gasb : hakkı olmayanı zorla alma.
   Gasıb : zorla alan.
   Gasıbane : zorla alırcasına.
   Gasl : yıkama, gusül.
   Gaşiye : perde, kıyamet, bir sûre.
   Gaşy : kendinden geçme.
   Gavâmız : anlaşılması zor bilmeceler.
   Gavî : çok azgın.
   Gavr : çukurun dibi.
   Gavs : Abdülkadiri Geylanî hazretleri.
   Gavs : büyük evliya.
   Gavsiyet : büyük evliyalık.
   Gâvur : kâfir, îmansız.
   Gavvas : dalgıç.
   Gâyât : gayeler.
   Gayb : gizli, görünmeyen, belirsiz.
   Gaybâşinâ : gaybı bilen.
   Gaybbîn : gaybı gören.
   Gaybet : orada bulunmama.
   Gaybî : görünmeyenle ilgili.
   Gaybîyâne : görünmeyenle ilgili olarak.
   Gaybîyât : görünmeyenler.
   Gaybîye : görünmeyen.
   Gaybûbet : görünmeme, orada bulunmama.
   Gaye : erişilmek istenen sonuç.
   Gayet : pek çok.
   Gayetsiz : sınırsız.
   Gaylûle : sabah uykusu.
   Gayr : diğer, başkası.
   Gayret : çaba, çalışma arzusu, kıskanma duygusu.
   Gayretullah : Allahın gayreti, hakkı koruma sıfatı.
   Gayrimeşrû : helâl olmayan, yasak.
   Gayrimüslim : müslüman olmayan.
   Gayrimütenâhî : sonu olmayan.
   Gayriresmî : resmî olmayan, sivil.
   Gayrullah : Allahtan başkası, yaratılanlar.
   Gayyâ : cehennem kuyusu.
   Gayyur : gayretli, çalışkan.
   Gayz : hınç, öfke.
   Gazâ : din uğruna savaş.
   Gazab : gazap, öfke, kızgınlık.
   Gazâlî : büyük bir islâm âlimi.
   Gazanfer : kahraman, iri aslan.
   Gâzât : gazlar.
   Gazel : bir şiir türü.
   Gazevât : gazalar.
   Gazî : gaza eden.
   Gazve : savaş.
   Gedâ : fakir, kimsesiz.
   Gerdân : boyunla göğüs arası.
   Gerdendâde : boyun eğme.
   Gergedan : vahşi bir hayvan.
   Geylânî : kerametleriyle ünlü büyük bir velî.
   Gıbta : imrenme.
   Gıdâ : besin.
   Gılâf : kılıf, kın.
   Gılman : cennet genci.
   Gınâ : zenginlik.
   Gıpta : imrenme.
   Gıptakârâne : imrenircesine.
   Gışâvet : göz perdesi.
   Gıtâ : örtü, perde.
   Gıyâb : göz önünde bulunmama.
   Gıyâben : görmeyerek.
   Gıyâbî : görmeziye.
   Gıyâs : yardım isteyene yardım eden.
   Gtidişât : gtidişler, işlerin yürüyüşü.
   Gîrân : ağır, bıktırıcı.
   Girdab : suların dönerek aktığı tehlikeli yer.
   Giriftâr : tutulmuş.
   Girizgâh : giriş yeri.
   Giryân : ağlayan.
   Gramer : dilbilgisi.
   Granit : bir çeşit sert taş.
   Gubâr : toz.
   Gufrân : af.
   Gulâm : genç, esir, çocuk.
   Gulât : coşmalar, taşkınlıklar.
   Gûlyabânî : masallarda sözü edilen hayâlî varlık, umacı, dev.
   Gûnagûn : çeşit çeşit.
   Gurebâ : garipler.
   Guremâ : alacaklılar.
   Gurûrkârâne : gururlu bir biçimde.
   Gussedâr : gusseli, tasalı.
   Guzât : gaziler, din için savaşanlar.
   Gülbank : toplulukça söylenen dua ve tekbir.
   Gülistân : gül bahçesi, güller ülkesi.
   Gülzâr : gül tarlası.
   Güman : zan, şüphe.
   Gümrah : günahkâr, gür, bol.
   Günâh : dince suç olan şey.
   Gürültühâne : gürültülü yer.
   Güyâ : sanki.
   Güzâf : boş söz.
   Güzerân : geçme, geçiş.
   Güzergâh : geçilecek yer.
   Hâb : uyku.
   Habâis : pislikler, kötülükler.
   Habâset : pislik, pislik, kötülük.
   Habb : tohum, dane.
   Habbe : tohum, dane.
   Habbecik : tohumcuk.
   Haber : yeni duyulan bilgi.
   Haberdâr : haberli.
   Habeş : Afrikada bir ülke.
   Habeşî : Habeşli.
   Habîb : sevgili, sevilen.
   Habîbiyet : sevgililik.
   Habîbullah : Allahın sevgili kulu.
   Habîr : her şeyden haberi olan Allah.
   Habîr : haberli.
   Habîs : pis, kötü.
   Habîsât : pisler, kötüler.
   Hablullah : Allahın ipi.
   Hablülmetîn : sağlam ip.
   Hablülverîd : şahdamarı.
   Habr : âlim, bilgili.
   Habrülümmet : ümmetin âlimi.
   Habt : ştiddetli vurma, battal etme, unutma.
   Hacâlet : utanma.
   Hacâletâver : utandırıcı.
   Hacamat : kan aldırma.
   Hâcât : ihtiyaçlar.
   Hacc : Kâbeyi ziyaret ibadeti.
   Hâce : hoca.
   Hâcegân : Nakşîlerin bir ünvanı.
   Hacel : utanma.
   Hacer : taş, kaya.
   Hacerülesved : Kâbede bulunan ünlü kara taş.
   Hâcet : ihtiyaç, lüzum.
   Hacil : utanmış.
   Hacim : oylum, bir cismin uzayda doldurduğu boşluk.
   Hacz : engelleme, el koyma, ayırma.
   Hâç : Hıristiyanların sembolü olan şekil.
   Haço : Ermeni isimlerinden biri.
   Had : bir nevi ceza.
   Hadâret : gençlik, tazelik.
   Hadd : sınır, çizgi.
   Haddibülûğ : ergenlik sınırı.
   Haddizât : aslı, kendisi.
   Hadeka : gözbebeği.
   Hademât : hademeler.
   Hademe : hizmetçi.
   Hades : yeni, sonradan, abdest bozan bir hâl.
   Hâdî : htidayet veren Allah.
   Hâdî : htidayete ermiş, mürşit.
   Hadîd : demir.
   Hadika : bahçe.
   Hâdim : hizmet eden.
   Hâdim : yıkan, mahveden.
   Hâdimüllezzât : lezzetleri bozan.
   Hadîs : Peygamberimizin sözü.
   Hâdis : sonradan var olan.
   Hâdisât : olaylar.
   Hâdise : olay.
   Hadîsibilmânâ : text bakımından doğru hadîs.
   Hadîsikudsî : mânâsı ilâhî sözü peygamberî olan hadîs.
   Hadîsişerîf : Peygamberimizin şerefli sözü.
   Hadra : yeşillik, yeşil.
   Hadravat : yeşillikler.
   Hads : birdenbire sezilen bilgi.
   Hadsen : birdenbire sezmekle.
   Hadsî : birdenbire sezilen.
   Hadsiz : sınırsız.
   Hafâ : gizlilik.
   Hafakan : yürek oynaması, sıkıntı.
   Hafâyâ : sırlar.
   Hafaza : koruyucu.
   Haffâr : kazıcı.
   Hâfız : Kurânı ezberlemiş kimse.
   Hâfıza : ezberleme yeteneği.
   Hafî : gizli, saklı.
   Hafîd : torun, oğul.
   Hafiye : biri hakkında gizlice bilgi toplayan kimse.
   Hafîz : her şeyi koruyan ve saklayan Allah.
   Hafîz : koruyan.
   Hafîzâne : hafîzce.
   Hafîziyet : hafîzlik, koruyuculuk.
   Hafriyât : kazılar.
   Hahambaşı : Musevîlerin dinî ltideri.
   Hâhem : isterim.
   Hâhiş : fazla arzu.
   Hâhişger : arzulayan.
   Hâib : nasipsiz, ümitsiz, utanan.
   Hâif : korkan, korkak.
   Hâil : perde.
   Hâin : emanete hıyanet eden.
   Hâinâne : haince.
   Hâiz : sahip, içine alan.
   Hâize : sahip olan.
   Hak : adalet, pay, doğruluk, emek, ücret, doğru.
   Hâk : toprak.
   Hakâik : hakikatlar, gerçekler.
   Hakâikâşinâ : hakikatlere alışık.
   Hakâiknümâ : hakikatları gösteren.
   Hakaret : küçüklük, küçük görme.
   Hakaretâmiz : hakaretle karışık.
   Hakaretkârâne : hakaret edercesine.
   Hakbîn : hakkı gören.
   Hakem : haklı ile haksızı ayıran Allah.
   Hakendiş : hak için kaygılanan.
   Hakeza : bunun gibi.
   Hâkî : toprakla ilgili.
   Hakîkat : öz, asıl, gerçek.
   Hakîkatbîn : hakikatı gören.
   Hakîkatfeşân : hakikat saçan.
   Hakîkatmedâr : hakikatın kaynağı.
   Hakîkatperest : hakikata pek düşkün.
   Hakîkatperestâne : hakikata düşküncesine.
   Hakîkatşiken : hakikatı kıran.
   Hakîkatdâr : hakikatlı.
   Hakîkî : gerçek, asıl, öz.
   Hakîm : her fiilinde hikmet ve gayeleri gözeten Allah.
   Hâkim : Hüküm veren, hak ve adalet üzere hükmeden, başkasını müdahale ettirmeden tidare eden mânâsında ilâhî isim.
   Hakîmâne : hikmetlice.
   Hâkimâne : hükmedercesine.
   Hakîmiyet : hakîmlik.
   Hâkimiyet : hâkimlik.
   Hakîr : aşağı, küçük, önemsiz.
   Hakk : Allah.
   Hakk : doğru, gerçek, pay, adalet, din.
   Hâkk : kazma, oyma.
   Hakkalyakîn : kendisi yaşamışcasına en yüksek seviyede bilme.
   Hakkan : gerçekten, doğrusu.
   Hakkaniyet : gerçeklik ve doğruluk.
   Haknümâ : hakkı gösteren.
   Hakperest : hakka pek düşkün.
   Hakperestâne : hakka pek düşkün biri gibi.
   Hakşinas : hakkı tanıyan.
   Hâl : durum, görünüş, nitelik, şimdi, tâkat.
   Hal : yapıp bitirme, indirme.
   Hâlâ : şimdi, henüz.
   Halâs : kurtuluş.
   Halâskâr : kurtarıcı.
   Hâlât : hâller.
   Halâvet : tatlılık, şirinlik.
   Halâyık : hizmetçi.
   Hâle : ay çevresinde görülen parlak daire, ayla.
   Halecân : kalbin çarpıntısı.
   Hâledâr : hâleli.
   Halef : birinin yerine geçen.
   Halel : bozukluk, zarar.
   Haleldâr : bozulmuş, zarar görmüş.
   Hâlen : durumca, şimdi de.
   Hâlet : hâl, durum.
   Hâletinezi : can çekişme.
   Half : arka.
   Hâlık : yaratıcı.
   Hâlıkıyet : yaratıcılık.
   Hâlî : boş, tenha.
   Hâlî : hâlle ilgili.
   Halîc : liman, koy.
   Haliçe : küçük halı.
   Hâltid : sonsuz.
   Hâlif : yeminli, sözleşen.
   Halîfe : öncekinin yerine geçen, Peygamberimizin vekili.
   Hâlihâzır : şimdiki durum.
   Hâlik : helâk olan, yıkılan, bozulan, silinen.
   Halîl : samimi dost.
   Halîliye : dostane münasebet ve samimi kardeşlik.
   Halîlullah : Allahın dostu mânâsında ibrahim aleyhisselâmın namı.
   Halîm : yumuşak huylu, kızmayan.
   Halîme : yumuşak huylu kadın, Peygamberimizin süt annesi.
   Hâlis : saf, duru, katışıksız.
   Hâlisâne : halisçe.
   Hâlisen : halis olarak.
   Hâlisiyet : halislik, saflık, duruluk.
   Halita : karışık olan, karma.
   Hâliyet : hâl oluş.
   Halk : insan topluluğu.
   Halk : yaratma.
   Halka : daire, çember.
   Halkışer : kötüyü yaratma.
   Hallâc : pamuğu dtidik dtidik eden.
   Hallâk : yaratan.
   Hallâkiyet : yaratıcılık.
   Hallisnâ : bizi kurtar.
   Hallüakd : çözme ve düğümleme.
   Hallüfasl : çözme ve ayırma.
   Hallüsinasyon : olmayanı varmış gibi hissetme.
   Halt : karıştırma, hata.
   Halûk : iyi huylu.
   Halvet : tenha yerde yalnız kalmak.
   Halvethâne : yalnız kalınan yer.
   Halvetî : gizliliğe önem veren bir tarikatın mensubu.
   Hamâkat : ahmaklık, bönlük.
   Hâmân : Firavunun veziri.
   Hamâset : kahramanlık.
   Hamd : medih ve şükür.
   Hamdele : Elhamdülillah sözü.
   Hamdüsenâ : medih, şükür ve övgü.
   Hâme : kalem.
   Hamele : taşıyanlar, yüklenenler.
   Hâmızıkarbon : karbondioksit.
   Hâmî : himaye edici, koruyucu.
   Hâmîd : hamdeden.
   Hâmie : çamurlu, dumanlı.
   Hâmil : yüklenen.
   Hâmile : yüklü, gebe.
   Hâmisen : beşinci olarak.
   Hamiyet : din ve millet gibi önemli değerleri koruma ve bunlara hizmet etme duygusu.
   Hamiyetfurûş : hamiyetlilik taslayan.
   Hamiyetkâr : hamiyetli.
   Hamiyetperver : hamiyetsever.
   Haml : yük, yüklenme, yükleme.
   Hamle : yüklenme, saldırma.
   Hamletme : yükleme.
   Hamr : şarap.
   Hamrâ : kırmızı.
   Hamse : beş.
   Hamûle : yük.
   Hamûş : susmuş.
   Han : eski zaman oteli.
   Hân : hükümdar.
   Han : Okuyan mânâsında son ek.
   Hân : sofra.
   Hanbelî : bir mezhep, bu mezhepten olan kimse.
   Hançere : gırtlak.
   Handân : gülen.
   Hande : gülüş.
   Hâne : ev.
   Hânedân : asil ve köklü aile.
   Hanefî : bir mezhep, bu mezhepten olan kimse.
   Hânende : şarkıcı.
   Hangâh : tekke.
   Hanîf : islâmdan önce eski dinlerin kalıntılarıyla kulluk eden kimse.
   Hanîn : arzudan gelen inleme, sızlanma.
   Hanîs : yemini bozan.
   Hankâh : tekke.
   Hannân : Çok acıyan, pek acıyıcı mânâsında ilâhî isim.
   Hannâs : şeytan.
   Hanumân : ev, ocak.
   Hanzale : meyvesi acı bir bitki.
   Haps : hapis.
   Har : diken.
   Harâb : harap, yıkık.
   Harâbe : yıkıntı.
   Harâbegâh : yıkıntı yeri.
   Harâbezâr : yıkılmış yer.
   Harâbiyet : haraplık.
   Harac : müslüman olmayanlardan alınan vergi.
   Harâm : dince yasak edilmiş şey.
   Harâmî : haydut, yolkesen.
   Harâmiyet : haramlık, yasaklık.
   Harârât : hararetler, sıcaklıklar.
   Harâret : sıcaklık, ısı.
   Harb : savaş.
   Harbî : düşman.
   Harbiye : harble ilgili, askeri okul.
   Harc : gtider, vergi.
   Hardal : tohumları küçük bir bitki.
   Hardale : hardal tanesi.
   Harec : zorluk, sıkıntı.
   Harekât : hareketler.
   Hareke : Kurân harflerinin okunuşunu belirleyen işaretler.
   Hareket : kımıldanma, davranma.
   Harem : herkesin giremeyeceği yer, aile, eş.
   Haremeyn : Mekke ve Medine.
   Haremişerîf : kâfirlerin giremeyeceği Kâbe ve civarı.
   Harf : alfabenin kendi başına bir mânâsı olmayan her işareti.
   Harfiye : harf gibi olan şeyler.
   Hârık : yakıcı, yakan.
   Hâric : dış, dışarı, dışarıdan.
   Haricen : dışarıdan.
   Haricî : Haricîler denilen asiler hareketine mensub kimse.
   Haricî : dışa ait, dış ile ilgili.
   Haricîler : islâm tarihindeki asi ve sapık topluluklardan biri.
   Hariciye : dışişleri.
   Hârika : normalin üstünde olup hayret uyandıran şey.
   Hârikanümâ : harika gösteren.
   Hârikapîşe : harika eserler yapan.
   Harikıyet : harikalık.
   Hârikulâde : olağanüstü.
   Harîm : herkesin girmesi yasak yer, harem.
   Harîrî : Makamât adlı eseri yazan ünlü edibin ünvanı.
   Hâris : ekici.
   Hâris : hırslı, açgözlü.
   Harîs : aşırı hırslı.
   Harita : bir yerin coğrafî durumunu bildiren çizgiler.
   Hark : yakma.
   Hârre : çok sıcak.
   Hars : sürme, koruma, ekme, kazanma.
   Hârûn : Musa aleyhisselâmın kardeşi olan peygamber.
   Hârût : sihir belleten iki melekten birinin ismi.
   Hâs : özel.
   Hasâd : hasat, ürün kaldırma.
   Hasâil : hasletler, huylar, nitelikler.
   Hasâis : hasseler, nitelikler.
   Hasan : Peygamber Efendimizin büyük torunu.
   Hasârât : zararlar.
   Hasâret : zarar, ziyan.
   Hasâset : yoksulluk, düşkünlük.
   Hasb : göre, dolayı, için, cihetiyle.
   Hasbelbeşeriyye : insanlık dolayısıyla.
   Hasbelkader : kaderden dolayı.
   Hasbetenlillah : Allah için.
   Hasbî : karşılık beklemeyen.
   Hasbihâl : görüşüp konuşma.
   Hasbiye : Hasbünallahü ve nîmel vekil sözü.
   Hasbünâ : bize yeter.
   Haseb : dolayı, sebebi, gereği.
   Hased : haset, kıskançlık.
   Hasen : güzel, güzellik.
   Hasenât : güzel şeyler.
   Hasene : güzel şey, sevap.
   Hasf : ay tutulması.
   Hâsıl : ortaya çıkan, ürün.
   Hâsılât : ürün, gelir.
   Hâsılıbilmasdar : masdarla oluşan fiilin uygulanmasından çıkan sonuç.
   Hasım : düşman, muhalif.
   Hâstid : haset eden, kıskanan.
   Hasîn : sağlam.
   Hasîr : hasret çeken.
   Hasîr : zarara uğrayan.
   Hasîs : basit, ufak, kötü.
   Hâsiyet : özellik, özel fayda.
   Haslet : huy, nitelik.
   Hasm : düşman, muhalif.
   Hasmâne : düşmanca.
   Hasnâ : güzel kadın.
   Hasr : yalnız biri için ayırma.
   Hasret : özleyiş.
   Hâss : özel.
   Hassa : özellik, duygu.
   Hassâs : duyarlı.
   Hassâse : duyma melekesi.
   Hassâsiyet : duyarlılık.
   Hâssaten : özellikle.
   Hasse : duyu, duygu.
   Hasûd : kıskanan.
   Hasûdâne : kıskanırcasına.
   Hâşâ : asla.
   Haşerât : böcekler.
   Haşere : böcek.
   Haşhaş : bir bitki türü.
   Hâşî : huşûlu.
   Hâşimî : Peygamberimizin sülâlesinden.
   Haşîn : kırıcı, katı.
   Haşir : ölümden sonra dirilip toplanma.
   Hâşir : toplayan, haşreden.
   Hâşiye : sayfanın altındaki açıklama yazısı.
   Haşmet : büyüklük, ihtişam, görkem.
   Haşmetkârâne : haşmetlice.
   Haşmetnümâ : haşmet gösteren.
   Haşr : ölümden sonra dirilip toplanma.
   Haşruneşr : dirilip toplanma ve yayılma.
   Haşv : fazladan söz, haşiv.
   Haşyet : sevgiyle karışık korku.
   Hat : yazı, çizgi, sınır.
   Hatâ : yanlış, yanlışlık.
   Hatab : odun.
   Hatâender : hata içinde.
   Hatâkâr : hatalı.
   Hatâkârâne : hata edercesine.
   Hatar : tehlike, uçurum.
   Hatâyâ : hatalar.
   Hâtem : cömertliğiyle tanınan bir zengin.
   Hatem : mühür, son.
   Hatemiyet : hatemlik.
   Hâtemülenbiyâ : nebilerin sonuncusu olan Peygamberimiz.
   Hatf : göz kamaştırma.
   Hâtıf : göz kamaştıran.
   Hâtır : akıl, zihin, hâl, gönül, değer.
   Hâtırâ : anı, akılda kalan.
   Hâtırât : hatıralar.
   Hatiâ : hata, yanlış.
   Hatiat : hatalar, yanlışlar.
   Hatîb : konuşmacı, hatip.
   Hâtif : sesi işitilen görünmez varlık.
   Hâtime : son, son söz.
   Hatip : konuşan, hitap eden.
   Hatm : bitirme.
   Hatme : baştan sona okuyup bitirme.
   Hatt : sınır, çizgi, yazı, yol.
   Hattâ : bile, hem, üstelik.
   Hattab : oduncu.
   Hattat : güzel yazı yazan kimse.
   Hatve : adım, bölüm.
   Havâdis : hâdiseler, olaylar, haber.
   Havaî : hava ile ilgili.
   Havâic : ihtiyaçlar.
   Havâle : işin görülmesini başka birine bırakma.
   Havâlî : yöre, taraf.
   Havârık : harikalar.
   Havârî : isa aleyhisselâmın yardımcısı.
   Havâric : sapık bir anlayışın sahibi olan Haricîler.
   Havîriyyûn : havariler.
   Havas : seçkinler.
   Havâss : duyular, duygular.
   Havâtıf : göz kamaştıran şeyler.
   Havâtır : hatıralar.
   Havâtim : mühürler, sonlar.
   Havf : korku.
   Havfullah : Allah korkusu.
   Hâvî : kapsayan.
   Hâviye : cehennem.
   Havl : kuvvet, korku.
   Havsala : kavrama kabiliyeti.
   Havz : havuz.
   Havza : sınırlı bölge.
   Hayâ : utanma hissi.
   Hayâl : insanın kafasında tasarladığı şey.
   Hayâlâlûd : hayâlle karışık.
   Hayâlât : hayâller.
   Hayâlen : hayâl olarak.
   Hayâlet : gerçek olmayan görüntü.
   Hayâlî : hayâl ürünü olan.
   Hayâliyyûn : hayâl edilen şeyleri gerçek kabul edenler.
   Hayâlperest : hayâl peşinde koşan.
   Hayat : dirilik, canlılık.
   Hayatâlûd : hayatla karışık.
   Hayatdâr : hayatlı.
   Hayatfeşân : hayat saçan.
   Hayatî : hayatla ilgili, önemli.
   Hayatiyet : canlılık.
   Hayatkârâne : hayatlı bir şekilde.
   Hayatperest : yaşamaya pek düşkün olan.
   Hayatperverâne : hayatı severcesine.
   Haybet : elde edememe, mahrumluk.
   Haydar : cesur, yiğit, Hazreti Ali.
   Haydût : yol kesici.
   Hayfâ : yazık!
   Hayhay : baş üstüne.
   Hayırhâh : iyilikçi.
   Hayız : kadınlarda her ayın belirli günlerinde kanama ile kendini gösteren özel bir hâl, âdet hâli, hayz.
   Haylaz : yaramaz, aylak.
   Hayli : oldukça.
   Haylûlet : araya girip perde olma, kapama.
   Hayme : çadır.
   Haymenişîn : çadırda oturan.
   Hayr : iyilik.
   Hayrân : çok beğenmiş, şaşıp kalmış.
   Hayrât : hayırlar, iyilikler.
   Hayret : şaşma.
   Hayretâlûd : hayretle karışık.
   Hayretbahşâ : hayret veren.
   Hayretefzâ : hayret artıran.
   Hayretengiz : hayret veren.
   Hayretfezâ : hayret artıran.
   Hayretkâr : hayretli.
   Hayretkârâne : hayret edercesine.
   Hayretnümâ : hayret içinde bırakan.
   Hayretnümûn : hayret veren, şaşırtan.
   Hayriyet : hayırlılık, iyilik.
   Hayrülhalef : bırakılan yeri dolduran hayırlı kimse.
   Haysebeyse : kararsızlık, karışıklık, darlık.
   Haysiyet : değer, saygınlık.
   Haysiyetiyle : bakımından.
   Haysülâyeşûr : hissedilmeksizin.
   Hayt : ip, bağ.
   Hayvân : hayatlı, canlı, diri.
   Hayvânât : hayvanlar, canlılar.
   Hayvânî : hayvanla ilgili.
   Hayvâniyet : hayvanlık.
   Hayy : ezelden beri hayat sahibi olan Allah.
   Hayy : diri, canlı.
   Hayye : gel, haydi!
   Hayyealelfelâh : tam bir kurtuluşa gelin!
   Hayyiz : yer, yön, hacim.
   Hayz : hayız.
   Hâzâ : bu, şu, o.
   Hazâin : hazineler.
   Hazâkat : ustalık, uzmanlık.
   Hâzâminfadlırabbî : bu Rabbimin fazlındandır.
   Hazân : sonbahar, güz.
   Hazar : barış zamanı.
   Hazer : çekinme.
   Hazerat : büyükler.
   Hazf : çıkarma, silme.
   Hâzık : işini iyi bilen, uzman.
   Hâzım : sindirici.
   Hâzır : hazırda, huzurda olan.
   Hâzırâne : orada gibi.
   Hâzırûn : orada olanlar.
   Hazîn : hüzünlü, üzüntü verici.
   Hazînâne : hüzünlü bir hâlde.
   Hazîne : altın, para ve mücevher gibi kıymetli şeylerin saklandığı yer.
   Hazînedâr : hazine görevlisi.
   Hazm : düşünceli hareket, sabır, sindirme.
   Hazmınefs : kendi adına sabretme, içine sindirme.
   Hazravât : yeşillikler.
   Hazret : saygı ifadesi.
   Hazz : haz, hoşlanma.
   Hebâ : boşa gitme.
   Hebâenmensûrâ : boşuboşuna.
   Hebenneka : ahmaklığı ile tanınmış bir adam.
   Hecâ : ses artıran harfler, harflerin dizilişi.
   Hecâî : heca ile ilgili.
   Heccâv : hicveden, yeren.
   Hedâyâ : hediyeler.
   Hegemonya : üstünlük ve baskı.
   Helâk : mahvolma, yıkılma.
   Helâket : helâk olma, yıkılma.
   Helâl : dinin izin verdiği şey.
   Helümmecerrâ : çek beri getir, var kıyas eyle!
   Hemtâ : eş, benzer.
   Hendesevârî : geometrik.
   Hengâm : an, sıra, zaman.
   Hengâme : gürültü patırtı.
   Hercâî : yanar döner, gelgeç.
   Herçibâdâbâd : her ne olursa olsun.
   Herzekârâne : saçmasapan konuşarak.
   Hesâbât : hesaplar.
   Hevâ : nefsin istekleri, kötü arzular, hava.
   Hevâî : uçarı, nefsine düşkün, sorumsuz.
   Hevâiye : hava gibi olan lâtif şeyler.
   Hevâmm : böcekler.
   Hevâperest : yasak arzuları peşinde koşan.
   Hevâperestâne : yasak arzuların peşinde koşarcasına.
   Hevâtif : seslenen görünmez cinler.
   Hevesât : hevesler, geçici arzular, yasak istekler.
   Heveskâr : hevesli.
   Heveskârâne : heves edercesine.
   Hevesperverâne : hevesine düşkün bir biçimde.
   Heyâkil : heykeller, putlar.
   Heyât : biçimler, görünüşler, topluluklar.
   Heyecân : coşkunluk, ştiddetli hislenme.
   Heyecânât : heyecanlar.
   Heyelân : toprak kayması.
   Heyhât : yazık, ne yazık!
   Heykeltıraş : heykel yapan.
   Heyûla : korkutucu hayâl, felsefede eşyanın aslı kabul edilen şey.
   Hezâr : bin.
   Hezârân : binler.
   Hezecât : ezgiler.
   Hezeliyât : ctiddi olmayan sözler.
   Hezeyan : saçmalık, saçmalama.
   Hezeyanvârî : saçmalarcasına.
   Hırâ : Peygamberimize ilk vahyin geldiği mağara, Hira.
   Hırka : kalınca kumaştan yapılmış elbise.
   Hırkat : yanma.
   Hırzıcân : canı gibi koruma.
   Hısâl : güzel huylar.
   Hısâs : hisseler, paylar.
   Hıyâbân : iki tarafı ağaçlık yol.
   Hıyânet : hainlik.
   Hızân : hazine.
   Hızlân : zarar, rahmetten mahrumiyet.
   Hicâb : perde, utanma.
   Hicaz : Mekke ve Medinenin bulunduğu yer.
   Hicrân : ayrılık, ayrılık acısı.
   Hiçâhiç : bomboş.
   Htidâyet : islâm yolu.
   Htidâyetbahş : htidayet veren.
   Htidâyetedâ : htidayet verici.
   Htidemât : hizmetler.
   Hikâyât : hikâyeler.
   Hikâye : öykü.
   Hikâyet : hikâye.
   Hikemiyât : hikmetler, hikmetli sözler.
   Hikmetdârâne : hikmetlice.
   Hikmetedâ : hikmetli.
   Hikmetfeşân : hikmet saçan.
   Hikmetmedar : hikmet kaynağı.
   Hikmetnümâ : hikmet gösteren.
   Hikmetperverâne : hikmetsevercesine.
   Hilâf : karşı, zıt, aykırı.
   Hilâfet : halifelik, Peygamberimizin mânevî mirası.
   Hilâfî : ihtilaf sebebi olan.
   Hilâfiye : ihtilaf konuları.
   Hilâl : ara, aralık.
   Hilâl : incecik yeni ay.
   Hilât : süslü elbise, kaftan.
   Hîlebâz : hile yapan.
   Hîlekâr : hileci.
   Hîlekârâne : hile edercesine.
   Hilkat : yaradılış.
   Hilkaten : yaradılışça.
   Himar : eşek.
   Himâye : koruma.
   Himâyegerde : korunmuş.
   Himâyet : koruma.
   Himâyetkâr : koruyucu.
   Himayetkârâne : korurcasına.
   Hînâ ki : vakta ki, ne zaman ki.
   Hirâ : Peygamberimize ilk vahyin geldiği mağara.
   Hisâr : kale.
   Hissedâr : hisseci, pay alan.
   Hissikablelvukû : önsezi.
   Hissiyât : duygular.
   Hitâb : hitap, konuşma.
   Hitâbât : konuşmalar.
   Hitâbe : konuşma.
   Hitâben : konuşmakla.
   Hitâbet : konuşma, nutuk.
   Hitam : son.
   Hitap : konuşma.
   Hizâ : sıra, düzlük.
   Hizbullah : Allaha îman eden topluluk.
   Hizbüşşeytan : şeytana uyan topluluk.
   Hizlân : ilâhî rahmetten mahrum kalmak.
   Hizmetkâr : hizmet eden.
   Hoca : ilim öğreten kimse.
   Hocavârî : hoca gibi.
   Hodbînâne : hodbince, bencilce.
   Hodfurûşâne : kendini övüp beğendirmeye çalışarak.
   Hodgâm : kendini beğenmiş, bencil.
   Hodpesendâne : kendini beğenmişcesine.
   Hokka : mürekkep kabı.
   Hoşâmedî : hoşgeldin.
   Hubâb : daneler, tohumlar.
   Hubbucâh : makam sevgisi.
   Hubûbât : tohumlar, tahıl.
   Hudâ : Rab, Allah.
   Hudâ : hile, düzen.
   Hudâbîn : hakkı gören, Allahı tanıyan.
   Hudâperest : Allaha tapan.
   Huddam : hizmetçi, hizmet eden cin.
   Huffaş : yarasa.
   Huffâz : hafızlar.
   Hukukullah : Allahın hakları.
   Hulâsa : özet.
   Hulâsaten : özetle.
   Hulâsatülhulâsa : özetin özeti.
   Hulefâ : halifeler.
   Hulfülvaad : sözden dönme.
   Hulyâ : hülya, kuruntu, hayâl.
   Humarî : sarhoşluktan gelen sersemlik hâli.
   Humma : bir ateşli hastalık.
   Hunhâr : kan dökücü.
   Hurâfât : hurafeler.
   Hurâfe : uydurma.
   Hurâfetkârâne : hurafeli gibi.
   Hurâfevârî : hurafe gibi.
   Hurmetiribâ : faizin haram olması.
   Hurûfât : harfler.
   Hurûfumukattaa : sûre başlarındaki şifreli harfler.
   Hurûşân : coşmalar, şamatalar.
   Husûfât : perdelenmeler, ay tutulmaları.
   Husûmetefzâ : düşmanlık saçan.
   Husûmetkârâne : düşmanca.
   Hususan : hususca, özellikle.
   Hususât : hususlar, konular.
   Hutame : cehennem.
   Hutebâ : konuşmacılar.
   Hutuvât : adımlar.
   Huveynât : hayvancıklar, mikroplar.
   Huzmâsafâdâmâkeder : safa vereni al keder vereni bırak.
   Huzûrkârâne : huzurda gibi, huzur duyarak.
   Huzûzât : hazlar, hoşa gtiden şeyler.
   Hüccetülislam : Islâmın delili mânâsında Gazalînin namı.
   Hüceyrât : hücreler.
   Hücumât : saldırılar.
   Hüddam : hizmet edenler, hizmet eden cin.
   Hükemâ : hakîmler, düşünürler.
   Hükkâm : hâkimler, söz sahipleri, devlet adamları.
   Hükümdâr : hüküm sahibi, devlet başkanı.
   Hükümfermâ : hüküm süren.
   Hükümrân : hükmeden, sözü geçen.
   Hülagû : kan dökücü bir hükümdar.
   Hülyâ : hayâl, kuruntu.
   Hümâ : devlet kuşu, saadet.
   Hümanizm : insancılık tiddiasıyla insanı tanrılaştıran sapık bir felsefe.
   Hümâyun : kutlu, mutlu.
   Hünkâr : padişah.
   Hünsâ : cinsiyeti belli olmayan.
   Hürmetkâr : saygılı.
   Hürmetkârâne : hürmet edercesine.
   Hüsnüzân : güzel sanma.
   Hüsrân : zarar, umduğunu bulamama acısı.
   Hüşyâr : uyanık.
   Hüvallah : o Allahtır.
   Hüvelbâkî : baki olan Allahtır.
   Hüznengizâne : üzüntü veren bir hâlde.
   Hüzüngâh : hüzün yeri.
   Iâde : geri verme.
   Iâdeten : geri vererek.
   Iânât : yardımlar.
   Iâne : yardım.
   Iâşe : geçindirme, besleme.
   Ibâ : çekinme.
   Ibâd : kullar.
   Ibâdât : ibadetler.
   Ibâdet : Allahın emirlerini yerine getirmek.
   Ibâdetgâh : ibadet yeri.
   Ibâdethâne : ibadet evi.
   Ibâdetkâr : ibadetli, ibadet eden.
   Ibâdullah : Allahın kulları.
   Ibâhât : haram olmayanlar.
   Ibâhe : helâl kılma.
   Ibâhiyye : haramı helâl sayan sapkınlar.
   Ibârât : ibareler, metinler, yazılar.
   Ibâre : metin, yazı.
   Ibâret : meydana gelmiş, kadar.
   Ibdâ : yoktan örneksiz yaratma.
   Ibhâm : kapalı bırakma, açıklamama.
   Ibkâ : sürekli kılma, bakileştirme.
   Iblâğ : ulaştırma.
   Iblisâne : şeytanca.
   Ibnullah : Allahın oğlu mânâsında sapkınlık ifade eden bir tabir.
   Ibnüzzaman : zamanın oğlu, devrin adamı.
   Ibrâ : temize çıkarma.
   Ibrâhimvârî : ibrahim aleyhisselâm gibi.
   Ibrânî : Yahudi sülalesi, o sülaleden olan kimse.
   Ibrâz : gösterme.
   Ibretâmiz : ibret öğreten.
   Ibretfeşân : ibret saçan.
   Ibretnümâ : ibret gösteren.
   Ibtâl : bozma, boşa çıkarma, uyuşturma.
   Ibtâlihis : duyguları uyuşturma, anestezi.
   Ibttidâ : başlangıç.
   Ibttidâî : ilkel.
   Ibtilâ : tiryakilik, düşkünlük.
   Ibtizâl : çokluktan dolayı değer kaybı.
   Îcâb : lüzum, gerek.
   Îcâbât : gerekler, cevap vermeler.
   Icâbet : cevap verme.
   Icâbî : icapla ilgili, gerekli.
   Îcad : yoktan yaratma.
   Îcadî : yaratmayla ilgili.
   Îcâr : kiralama.
   Îcâre : kira, gelir.
   Icâz : az sözle çok mânâ anlatma.
   Îcâz : benzerini yapmakta insanı âciz bırakan.
   Icâzât : izinler, diplomalar.
   Icâzdârâne : az sözle çok mânâ anlatırcasına.
   Icâzet : izin.
   Icâzetnâme : diploma.
   Îcâzî : icazla ilgili, mûcize olan.
   Icâzkâr : icazlı, sözü az mânâsı çok.
   Îcâzkârâne : benzerini yapmakta insanı âciz bırakırcasına.
   Îcâzvârî : mûcize gibi.
   Icbâr : zorlama.
   Iclâ : cilalama.
   Iclâl : saygı göstermek, büyüklük.
   Iclâs : oturtma, tahta çıkarma.
   Icmâ : toplama, büyük âlimlerin bir mesele üzerinde birleşmeleri.
   Icmâen : topluca, birleşerek.
   Icmâkârâne : topluca.
   Icmâl : özetleme.
   Icmâlen : kısaca, özetle.
   Icmâlî : kısa, özlü.
   Icrâ : uygulama, yapma.
   Icrâât : uygulamalar, yapmalar.
   Ictihâd : âyet ve hadîslerden hüküm çıkarma, içtihat.
   Ictihâdât : hüküm çıkarmalar.
   Ictihâdî : içtihatla ilgili.
   Ictihâdîye : içtihatla ilgili olan.
   Ictimâ : toplanma, içtima.
   Ictimâât : toplanmalar.
   Ictimâî : toplumla ilgili.
   Ictimâiyyât : sosyoloji, toplumbilim.
   Ictimâiyyûn : toplumbilimciler.
   Ictinâ : meyve toplama.
   Ictinâb : içtinap, sakınma, kaçınma.
   Îdâd : hazırlama.
   Îdâdî : hazırlıklık devresi.
   Îdâdiye : hazırlamayla ilgili, esktiden lise seviyesindeki okul.
   Îdam : yok etme, öldürme.
   Tidâme : devam ettirme.
   Tidâre : yönetme, yönetim.
   Tidbâr : düşkünlük.
   Tiddia : tez, direnme.
   Tiddiaen : tiddia ederek.
   Tiddianâme : tiddiaların toplandığı yazı, metin.
   Tiddihâr : biriktirme.
   Tiddihârât : biriktirmeler.
   Tideâl : gaye, ülkü.
   Tidgam : gizleme.
   Tidhâl : içeri alma, ithal.
   Tidhâlât : dışarıdan alımlar, ithalat.
   Tidlal : saptırma, sapma.
   Tidman : alıştırma.
   Tidrâk : kavrayış.
   Tidrâr : stidik.
   Îfâ : ödeme, yerine getirme.
   Ifâdât : anlatımlar.
   Ifâde : anlatım.
   Ifâkat : iyileşme.
   Ifâza : feyizlendirme.
   Ifhâm : anlatma.
   Ifhâm : susturma.
   Iflâh : kurtulma.
   Iflâs : fakirleşme.
   Ifnâ : yok etme.
   Ifrağ : dönüştürme.
   Ifrat : aşırılık.
   Ifratâlûd : aşırılıkla karışık.
   Ifratkâr : aşırı gtiden.
   Ifratkârane : aşırı gtidercesine.
   Ifratperver : aşırılığı seven.
   Ifratperverâne : aşırılığı severcesine.
   Ifrâz : ayrılma, akma, salgı.
   Ifrâzât : akıntılar, salgılar.
   Ifsâd : bozma.
   Ifsâdât : bozmalar.
   Ifşâ : gizli olanı açıklama.
   Ifşâât : ifşalar.
   Iftihar : övünme, kıvanma.
   Iftiharkârane : övünürcesine.
   Iftikar : fakirliğini bilip gösterme.
   Iftikarat : fakirliğini bilip göstermeler.
   Iftira : birine aslı olmayan bir suç yükleme.
   Iftirak : ayrılma.
   Iftiraname : iftira yazısı.
   Iftiras : parçalama.
   Iftitah : namaza başlarken alınan tekbir.
   Iğbirar : kırılma, gücenme.
   Iğdab : öfkelendirme.
   Iğfal : aldatma, ayartma.
   Iğfalât : iğfaller, aldatmalar.
   Iğlak : kapalılık, anlaşılmazlık.
   Iğtinam : yağmalama.
   Iğtişaş : karışıklık.
   Iğva : azdırma, baştan çıkarma.
   Ihafe : korkutma.
   Ihâle : işi uygun olana verme.
   Îhâm : vehme düşürme.
   Ihânet : hainlik.
   Ihânetkâr : ihanetçi, hain.
   Ihânetkârâne : ihanet edercesine.
   Ihâta : çevirme, kuşatma, kavrayış.
   Ihâtât : ihatalar, kuşatmalar, kavrayışlar.
   Ihbar : haber verme.
   Ihbarât : haber vermeler.
   Ihdâ : îman yolunu gösterme, hediye etme.
   Ihdâs : yeni bir şey ortaya çıkarma.
   Ihfa : gizleme.
   Ihkak : hakkı yerine getirme.
   Ihkakıhak : hakkı sahibine vermek.
   Ihkâm : sağlamlaştırma.
   Ihlâf : yemin ettirme.
   Ihlâk : helâk etme, yok etme.
   Ihlâl : bozma, sakatlama.
   Ihlâs : her işi Allah için yapmak.
   Ihmâl : boşlama, savsaklama.
   Ihrâc : ihraç, çıkarma, dışarı atma.
   Ihrâcât : dışarıya mal satma.
   Ihrak : yakma.
   Ihram : hacıların elbisesi.
   Ihrâz : kazanma, erişme.
   Ihsâ : sayma.
   Ihsan : güzelce verme, iyilik.
   Ihsanât : ihsanlar.
   Ihsanperver : ihsan etmeyi seven.
   Ihsâs : hissetme, hissettirme.
   Ihtar : hatırlatma.
   Ihtarât : hatırlatmalar.
   Ihticâc : delil gösterme.
   Ihttidâ : îman yoluna girme.
   Ihtifâ : gizlenme.
   Ihtifâl : tören.
   Ihtifâlât : törenler.
   Ihtikâr : malı kıymetlensin diye saklama.
   Ihtilâc : çırpınma, seğirme.
   Ihtilâf : anlaşmazlık, uyuşmazlık, ayrılık.
   Ihtilâfat : anlaşmazlıklar, ayrılıklar.
   Ihtilâfî : anlaşmazlık konusu.
   Ihtilâl : ayaklanma, kargaşalık.
   Ihtilâlât : ihtilâller, ayaklanmalar.
   Ihtilâlkârâne : ihtilâl yaparcasına.
   Ihtilâm : uyurken cenabet olma.
   Ihtilât : karışma, görüşme.
   Ihtilâtat : karışmalar, görüşmeler.
   Ihtimal : olabilirlik.
   Ihtimalat : ihtimaller.
   Ihtimam : özen, özenme.
   Ihtimamât : ihtimamlar, özenmeler.
   Ihtimamkâr : ihtimamcı, özen gösteren.
   Ihtimamkârâne : ihtimam gösterircesine, özenerek.
   Ihtirâ : yepyeni bir şey ortaya çıkarma.
   Ihtiram : hürmet etme.
   Ihtiras : aşırı istek.
   Ihtirasât : ihtiraslar, aşırı istekler.
   Ihtiraz : çekinme.
   Ihtisar : kısaltma.
   Ihtisaren : kısaltarak.
   Ihtisas : hissetme, duyumsama.
   Ihtisas : uzmanlık.
   Ihtisasat : hislenmeler, duygulanmalar.
   Ihtisasat : uzmanlıklar.
   Ihtişam : görkem, etkileyici görünüş.
   Ihtiva : içine alma, kapsama.
   Ihtiyacât : ihtiyaçlar.
   Ihtiyac : gerek duyma, gerek duyulan şey.
   Ihtiyar : seçme, isteme, yaşlı kimse.
   Ihtiyare : ihtiyar hanım.
   Ihtiyarem : ihtiyarım, yaşlıyım.
   Ihtiyaren : seçerek, isteyerek.
   Ihtiyarî : isteğe bağlı, istemekle.
   Ihtiyarsız : istek dışı, istemeden.
   Ihtiyat : ilerisini düşünerek davranma.
   Ihtiyaten : ilerisini düşünerek.
   Ihtiyatî : ihtiyatla ilgili.
   Ihtiyatkâr : ihtiyatlı.
   Ihtiyatkârane : ihtiyatlı bir biçimde.
   Ihtizâr : çekinme, sakınma.
   Ihtizaz : titreme, hoşlanma.
   Ihtizazât : titremeler, hoşlanmalar.
   Ihvân : kardeşler.
   Ihvânî : kardeşlikle ilgili.
   Ihyâ : canlandırma.
   Ihzâr : hazırlama.
   Ihzârât : hazırlamalar.
   Ihzâriye : hazırlama.
   Îka : yapma, etme.
   Îkaât : yapıp etmeler.
   Ikab : azap, eziyet, ceza.
   Ikame : yerine koyma.
   Ikamet : oturma, yerleşme.
   Ikametgâh : oturulan yer, adres.
   Îkan : kesin biliş.
   Îkaz : uyarı.
   Îkazât : uyarılar.
   Îkazkâr : uyarıcı.
   Îkaznâme : uyarma yazısı.
   Ikbâl : yönelme, talihlilik, saadet.
   Ikmâl : tamamlama.
   Iknâ : inandırma.
   Ikra : oku!
   Ikrâh : zorlama, tiksinme.
   Ikrâm : ağırlama.
   Ikrâmât : ikramlar.
   Ikrâmiye : armağan olarak verilen para.
   Ikrâr : söyleme, dile getirme.
   Ikrâz : borç verme.
   Iktibas : alıntı, söz nakletme.
   Iktibasen : alıntı yaparak.
   Ikttidâ : uyma.
   Ikttidâen : uyarak.
   Ikttidar : güçlülük.
   Iktifa : yetinme.
   Iktifaen : yetinerek.
   Iktiham : dayanma, katlanma.
   Iktiran : iki şeyin bir arada gelmesi, yakınlık.
   Iktisa : giyinme.
   Iktisâb : kazanma, edinme.
   Iktisâd : tutum, harcamada aşırıya kaçmama, ekonomi.
   Iktisar : kısaltma.
   Iktiza : gerekme, gereklik.
   Ilâ : Kadar mânâsında ön ek.
   Îlâ : yüceltme, yayma.
   Ilââhir : sonuna kadar.
   Ilââhirilâyet : âyetin sonuna kadar.
   Ilâh : tanrı.
   Ilâhe : tanrıça.
   Ilâhî : Allaha dair.
   Ilâhiyat : Allahtan bahseden ilim.
   Îlâm : bildirme.
   Îlâmnâme : bildirme yazısı.
   Ilân : duyurma, duyuru.
   Ilânât : ilanlar, duyurular.
   Ilânihaye : sona kadar.
   Ilânnâme : duyurma yazısı.
   Ilâve : ek.
   Ilâveten : ek olarak.
   Îlâyıtitletullah : Allah kelâmını yayma.
   Ilbâs : giydirme.
   Ilca : gereklilik, zorlama.
   Ilcaât : gereklilikler, zorlamalar.
   Îlemeyyühelazîz : bil ey azîz!
   Ilga : kaldırma.
   Ilhâd : dinsizlik.
   Ilhâh : zorlama.
   Ilhak : katma, ekleme.
   Ilhâm : Allah tarafından kalbe gelen mânâ.
   Ilhâmât : ilhamlar, kalbe gelen mânâlar.
   Ilhâmen : ilham olarak.
   Ilhâmî : ilhamla ilgili.
   Ilka : ekme, bırakma.
   Ilkaât : ilkalar, ekmeler.
   Ilkah : dölleme, aşılama.
   Illâ : ille, ne olursa olsun, özellikle.
   Illallah : Allahdan başka.
   Ilmelyakîn : ilim yoluyla kesin biliş.
   Ilmihâl : Hâl ilmi mânâsında herkese gerekli olan dinî hükümleri bildirmek maksadıyla yazılan kitaplara verilen isim.
   Ilsâk : yapışma, bitişme.
   Iltibas : karıştırma, ayıramama.
   Ilticâ : sığınma.
   Ilticâgâh : sığınak.
   Ilticâkârâne : sığınırcasına.
   Iltifât : lütfetme, gönül alma, güzel sözle okşama.
   Iltifâtât : iltifatlar, gönül almalar, lütfetmeler.
   Iltifâtkârâne : iltifat edercesine.
   Iltihâb : yanma, kızışma.
   Iltihak : katılma.
   Iltihâm : kaynaşma.
   Iltika : kavuşma.
   Iltimas : kayırma.
   Iltisak : kavuşma.
   Iltiyâm : kaynaşma.
   Iltizam : kayırma, taraf tutma, gerekli bulma.
   Iltizamkârâne : taraf tutarcasına.
   Iltizamperverâne : taraf tutmayı severcesine.
   Ilyâs : Kuranda adı geçen bir peygamber.
   Ilzâm : susturma, sözle üstün gelme, yenme.
   Îmâ : dolayısıyle anlatma.
   Imâd : direk.
   Îmâen : ima ederek.
   Îmâî : ima şeklinde.
   Îmâl : yapma, yapım.
   Îmâlât : yapmalar, yapımlar.
   Imâle : meylettirme, uzun okuma.
   Imam : namaz kıldıran kimse, büyük âlim, önder.
   Imame : sarık, tesbih başı.
   Imamet : imamlık, önderlik.
   Imamımübîn : bir nevi kader defteri.
   Imân : çok dikkatli olma.
   Îmân : inanma.
   Îmânî : îmanla ilgili.
   Îmânperver : îmanı seven.
   Îmar : yapma, onarma, şenlendirme.
   Îmarât : imarlar, yapmalar, onarmalar.
   Imâret : bayındırlık, fakirlere yemek verilen yer.
   Îmarkârâne : imar edercesine.
   Imâte : öldürme.
   Imdâd : imdat, yardım.
   Imdâdât : yardımlar.
   Imha : bozma, yıkma, yok etme.
   Imhâl : erteleme.
   Imkân : olabilirlik.
   Imkânât : imkânlar, olabilmeler.
   Imkânî : olabilen.
   Imlâ : doldurma, yazma bilgisi.
   Imrân : Hazreti Meryemin babası.
   Imrâr : geçirme.
   Imsâk : el çekme, oruca başlama zamanı.
   Imttidâd : uzama.
   Imtihan : sınama.
   Imtihanât : sınamalar.
   Imtinâ : çekinme, yanaşmama, imkânsız olma.
   Imtinân : minnet etme.
   Imtisâl : misal edinme, benzemeye çalışma.
   Imtisâlen : misal edinerek, uyarak.
   Imtiyaz : ayrıcalık.
   Imtiyazât : ayrıcalıklar.
   Imtizâc : uyuşma, kaynaşma.
   Imtizâcât : kaynaşmalar, uyuşmalar.
   Imtizâckâr : uyuşan, kaynaşan.
   Imtizâckârâne : kaynaşarak, uyuşarak.
   Inâbe : günahı terkedip hakka yönelme.
   Inâd : ayak direme, inat.
   Inâdî : inada dayanan.
   Inâm : nimetlendirme.
   Inâmât : nimetlendirmeler.
   Inâmperver : nimetlendirmeyi seven.
   Inâs : kadınlar.
   Inaş : hareketlendirme.
   Inâyât : yardımlar.
   Inâyet : yardım.
   Inâyethâh : yardım isteyen.
   Inâyetkâr : yardım eden.
   Inâyetkârâne : yardım edercesine.
   Inâyetnâme : yardım yazısı.
   Inâyetperver : yardımsever.
   Inbât : otun bitmesini sağlama.
   Inbisât : genişleme.
   Incilâ : cilâlanma, parlama.
   Incilâb : celbedilme, çekilme.
   Incimad : donma, katılaşma.
   Incirar : çekilme, sona erme.
   Incizâb : cezbedilme, çekilme.
   Incizâbât : cezbedilmeler, çekilmeler.
   Incizâr : çekilme.
   Indallah : Allah katında.
   Indelbüleğa : adamına göre güzel söz söyleyenler yanında.
   Indelhâce : gerek duyulduğunda.
   Indifâ : def olma, püskürme.
   Indimaç : kenetlenme.
   Indiras : bozulma, silinme.
   Infâk : nafaka verme.
   Infâz : yerine getirme.
   Infiâl : hareketlenme, kızma.
   Infiâlât : infialler.
   Inficâr : tan yerinin ağarması, tohumun çatlaması.
   Infikâk : ayrılma, ayrışma.
   Infilâk : patlama.
   Infirad : teklik, benzersizlik.
   Infisah : bozulma, dağılma.
   Infisal : ayrılma.
   Infitar : yarılma.
   Inhtidam : yıkılma.
   Inhilâl : ayrışma, dağılma.
   Inhimak : kapılma, düşkünlük.
   Inhinâ : bükülme, eğrilme.
   Inhirâf : sapma.
   Inhisaf : tutulma.
   Inhisar : bir şeyin sadece bir kişiye verilmesi, tekel.
   Inhitat : düşme, çökme.
   Inhizam : bozulma, dağılma, yenilme.
   Inîdam : yok olma.
   Inîkad : kurulma, gerçekleşme, bağlanma.
   Inîkas : yansıma.
   Inkâr : inanmama.
   Inkârî : inkârla ilgili.
   Inkıbâz : tutukluk.
   Inkılâb : inkılâp, değişme, dönüşme.
   Inkılâbât : değişmeler.
   Inkılâbvârî : inkılâp gibi.
   Inkıraz : sönme, tükenme.
   Inkısam : bölünme.
   Inkısar : kısalma.
   Inkısarât : inkısarlar.
   Inkıtâ : kesilme, tükenme, tıkanma.
   Inkıyâd : boyun eğme, bağlanma.
   Inkıza : olup bitme.
   Inkisar : kırılma.
   Inkisarat : kırılmalar.
   Inkişâ : açılma.
   Inkişaf : açılma, gelişme.
   Inkişafat : açılmalar, gelişmeler.
   Insâ : unutma.
   Insâf : merhamete dayalı adalet.
   Insâfkârâne : insaflıca.
   Insaniyet : insanlık.
   Insaniyeten : insanlık bakımından.
   Insaniyetkârâne : insanlığa yakışırcasına, insanca.
   Insaniyetperver : insanlıksever.
   Insibab : dökülme, katılma.
   Insibağ : boyanma.
   Insicâm : düzgünlük.
   Insilâh : soyulma, sıyırılma.
   Insiyak : sevkedilme.
   Inşâ : yapma, kurma.
   Inşâallah : Allah dilerse.
   Inşâd : şiir okuma.
   Inşât : ferahlandırma.
   Inşiâb : bölümlenme.
   Inşikak : yarılma.
   Inşirâh : ferahlanma, açılma.
   Intâc : netice verme.
   Intâk : konuşturma.
   Intâkıbilhak : Allahın konuşturması.
   Intâniye : mikrobik.
   Intiaş : dinlenip canlanma.
   Intibâ : izlenim.
   Intibâh : uyanma.
   Intibâhkârâne : uyanmışçasına.
   Intibak : uyma.
   Intifâ : faydalanma.
   Intifâ : sönme.
   Intihâ : son, sona erme.
   Intihâb : seçme.
   Intihal : çalma.
   Intikal : geçme, texta.
   Intikam : öç.
   Intikamkârâne : intikam alırcasına.
   Intisab : bağlanma, kapılanma.
   Intişâr : yayılma.
   Intişârât : yayılmalar.
   Intizam : düzgünlük, düzen, yerli yerindelik.
   Intizamât : intizamlar.
   Intizamkârâne : düzgünce.
   Intizamperver : düzensever.
   Intizamperverâne : düzensevercesine.
   Intizar : bekleme, gözleme.
   Intizaren : bekleyerek.
   Inzâl : indirme, inme.
   Inzâr : korkutma.
   Inzibât : sıkı düzen.
   Inzimâm : eklenme.
   Inzivâ : bir köşeye çekilme.
   Inzivâgâh : inziva yeri
   Ipnotizma : telkinle uyutma.
   Îrâb : düzgün söz söyleme.
   Irâd : gelir, kazanç.
   Îrâd : söyleme, dile getirme.
   Irâde : seçme ve isteme kabiliyeti.
   Irâdet : irade.
   Irâdî : iradeyle ilgili, istemekle.
   Irâe : gösterme.
   Irâs : verme, miras bırakma.
   Îrâz : yüz çevirme.
   Ircâ : indirme, döndürme.
   Irfân : bilme, texta, zihni olgunluk.
   Irhâsât : Efendimizin peygamberlikten önceki harika hâlleri.
   Irsâ : sağlamlaştırma.
   Irsâl : gönderilme.
   Irsâlât : göndermeler.
   Irşâd : hak yolu gösterme.
   Irşâdât : irşatlar.
   Irşâdgâh : irşat yeri.
   Irşâdî : irşatla ilgili.
   Irşâdkâr : irşatçı.
   Irşâdkârâne : irşat edercesine.
   Irtibât : bağlılık, ilgi.
   Irticâ : geri dönücülük.
   Irticâc : çalkalanma.
   Irticâkârâne : geri dönercesine.
   Irticâlen : hazırlıksız söyleme.
   Irticâlî : hazırlıksız konuşma.
   Irttidâd : dinden dönme.
   Irttidâdkâr : dininden dönen.
   Irtifâ : yükseklik.
   Irtihâl : göçme, ölme.
   Irtikâb : işleme.
   Irtisam : resmedilme.
   Irtişâ : rüşvetçilik.
   Irzâ : razı etme.
   Irzâk : rızık verme.
   Isa : dört büyük peygamberden biri.
   Isâbet : yerini bulma, rast gelme.
   Isâbetiayn : göz değmesi.
   Isâd : yükseltme, mesut etme.
   Isâet : kötü iş işleme.
   Îsâf : yardıma koşma.
   Âsal : ulaştırma.
   Isâle : akıtma.
   Îsâr : kendisi muhtaç olduğu hâlde başkasına verme ahlâkı.
   Isbât : delil göstererek hakikatı ortaya koyma.
   Iska : sulama.
   Iskân : yerleştirme.
   Iskât : susturma.
   Islâm : Hazreti Muhammed aleyhisalâtü vesselâmın getirdiği din.
   Islâmiyet : islâmlık.
   Ismar : meyve verme.
   Ismiâzam : en büyük ilâhî isim.
   Ismifâil : kimin iş yaptığını bildiren isim, özne.
   Ismullah : Allah adı.
   Isnâaşer : on iki.
   Isnâd : dayandırma.
   Isnâdât : dayandırmalar.
   Ispirtizma : cinlerle konuşup da ruhlarla konuştuklarını sananların fikri.
   Isrâ : geceleyin götürme.
   Isrâf : gereksiz yere harcama.
   Isrâfât : gereksiz harcamalar.
   Isrâfil : sur borusunu üflemekle görevli büyük bir melek.
   Isrâfilmisâl : israfil gibi.
   Isrâfilvârî : israfil aleyhisselâm gibi.
   Isrâil : Hazreti Yakubun lâkabı.
   Isrâiliyyat : Yahudilikten kalma bilgiler.
   Istahrabat : ateşe tapanların ünlü ateşlerinin bulunduğu yer.
   Istasyon : demiryollarında durak.
   Istatistik : hüküm çıkarmak için bilgi toplama ve sınıflandırma ilmi.
   Istiâb : içine alma, kaplama.
   Istiânât : yardım istemeler.
   Istiâne : yardım isteme.
   Istiâre : bir titleyi başka textda kullanma.
   Istiâze : sığınma.
   Istibâd : akıldan uzak görme.
   Istibdad : baskıcı yönetim.
   Istibdadât : baskılar.
   Istibka : kalıcı kılma.
   Istibrâ : küçük abdestten sonra tidrarın iyice kesilmesini beklemek.
   Istibşâr : müjdeleme.
   Istibşârkârâne : müjdelercesine.
   Istîcâl : acele etme.
   Isticvâb : sorup cevap isteme.
   Istîdâ : dilekçe.
   Isttidad : isttidat, yetenek.
   Isttidadat : yetenekler.
   Isttidadî : yetenekle ilgili.
   Isttidlâl : delil getirme, delile dayanarak hüküm çıkarma.
   Isttidrâc : derece derece yükselme, hayırsız başarı.
   Isttidrâcî : isttidracla ilgili.
   Isttidrâdî : başka konu anlatılırken arada söylenen söz.
   Istifâ : işten ayrılma.
   Istifâde : faydalanma.
   Istifâdeten : faydalanma bakımında.
   Istifâza : feyizlenme, manen gıdalanma.
   Istifâzaten : feyizlenme bakımından.
   Istifhâm : soru, sorma.
   Istifra : kusma.
   Istifsâr : textak için soru sorma.
   Istifta : bir meselede dinin hükmünü sorma.
   Istigase : yardım isteme.
   Istiğfar : Allahtan af dileme.
   Istiğna : gönül tokluğu, nazlanma, uzak durma.
   Istiğrâb : yadırgama, garipseme.
   Istiğrâbkârâne : yadırgarcasına.
   Istiğrâk : ilâhî aşka dalıp coşarak kendinden geçme, esrime.
   Istiğrâkî : istiğrakla ilgili.
   Istiğrâkkârâne : kendinden geçercesine.
   Istihâl : temizleme.
   Istihâle : başkalaşma.
   Istihâre : bir işin iyi olup olmadığını textak için rüya görmek niyetiyle uykuya yatma.
   Istihâza : âdet kanı.
   Istihbâb : güzel sayma.
   Istihbâr : haber alma.
   Istihbârât : haber almalar.
   Istihdâf : hedef edinme.
   Istihdâm : hizmet ettirme.
   Istihfâf : hafife alma.
   Istihkak : hak etme.
   Istihkâm : sağlamlık, siper.
   Istihkâr : hor görme.
   Istihlâk : tüketim.
   Istihrâc : çıkarma, çıkarım.
   Istihrâcât : çıkarmalar, çıkarımlar.
   Istihsâl : üretim.
   Istihsân : güzel sayma.
   Istihsan : korunma.
   Istihsânât : güzel saymalar.
   Istihsânkârane : beğenircesine.
   Istihyâ : haya etme, utanma.
   Istihzâ : ince alay.
   Istihzâkârâne : alay edercesine.
   Istihzar : hazırlama.
   Istihzarât : hazırlamalar.
   Istikamet : doğrultu, yön.
   Istikbâl : gelecek zaman, yönelme.
   Istikbâlbîn : geleceği gören.
   Istikbâlî : gelecekle ilgili.
   Istikbâliyât : gelecek zamanda olacaklar.
   Istiklâl : bağımsızlık.
   Istiklâldârâne : bağımsızca.
   Istiklâliyet : bağımsızlık.
   Istikmâl : tamamlama.
   Istikrâ : ayrı ayrı olaylardan genel bir hüküm çıkarma.
   Istikrâen : istikra bakımından.
   Istikrah : tiksinme.
   Istikrâr : karar kılma, yerleşme.
   Istikrâz : borçlanma.
   Istikzâr : pis görme.
   Istilâ : kaplama.
   Istilâkârâne : kaplarcasına.
   Istilhak : kendine alma.
   Istilzâm : gerektirme.
   Istilzâz : lezzet alma.
   Istimâ : dinleme.
   Istimâl : kullanma.
   Istimdâd : yardım isteme.
   Istimdâdgâh : yardım isteme yeri.
   Istimdâdkârâne : yardım istercesine.
   Istimlâk : kamulaştırma.
   Istimrâr : devamlılık.
   Istimsâl : örnek alma.
   Istimzâc : kaynaşma, karışma.
   Istinâbe : başka yerde bulunan şahtidin ifadesinin alınması.
   Istinad : dayanma.
   Istinaden : dayanarak.
   Istinadgâh : dayanak.
   Istinaf : başlangıç, mahkeme.
   Istinâs : alışma, ısınma.
   Istinbât : bir sözden gizli bir mânâ çıkarma.
   Istincâ : helada temizlenme.
   Istinkâf : çekinme, katılmama.
   Istinkâr : inkâr etme.
   Istinsâh : sayfaları yazarak çoğaltma.
   Istintak : konuşturma.
   Istirâhât : dinlenme.
   Istirâhâtgâh : dinlenme yeri.
   Istirâhâthâne : dinlenme evi.
   Istirâk : hırsızlık.
   Istirdâd : geri alma.
   Istirhâm : merhamet dilenme.
   Istirhâmnâme : merhamet dilenme yazısı.
   Istîsâb : güç sayma.
   Istîsal : kökünü kazıma.
   Istiskal : yüz vermeyerek kovma.
   Istismâr : menfaatine alet etme.
   Istisnâ : ayrılık, kural dışı.
   Istişâre : danışma, konuşma.
   Istişfâ : şifa isteme.
   Istişhâd : şahit gösterme.
   Istişmâm : koklama.
   Istitafkârane : merhamet isteyen gibi.
   Istitar : örtünme.
   Istitrad : ara söz.
   Istivâ : düzelme, güneşin tepeye gelmesi.
   Istizâh : açıklama istemek.
   Istizâm : büyütme.
   Istizân : izin isteme.
   Istizhâr : birinden yardımcı olmasını isteme.
   Isyân : ayaklanma, başkaldırma.
   Isyânkârâne : başkaldırırcasına.
   Îşâ : yatsı.
   Işâa : haber yayma.
   Işâl : alevlendirme.
   Işâr : sezdirme.
   Işârât : işaretler.
   Işârâtülîcâz : mûcizelik işaretleri.
   Işâret : textlı davranış, belirti.
   Işâreten : işaret ederek.
   Işârî : işaretle ilgili.
   Işbâ : doyurma.
   Işgal : oyalama, alma.
   Işgüzar : çalışkan.
   Işhâd : şahit gösterme.
   Işkâl : güçleştirme, çetinleştirme.
   Işmâm : koklatma.
   Işmar : textlı işaret.
   Işrak : Allaha ortak koşma.
   Işrâk : ışıklandırma, parlatma.
   Işrâkiyye : batıl bir felsefe.
   Işrâkiyyûn : işrâkiyyeciler.
   Iştiâl : alevlenme.
   Iştibâh : şüphelenme, benzerlik.
   Iştibâk : şebekelenme, örgülenme.
   Iştigal : uğraşma.
   Iştihâ : iştah.
   Iştihar : ünlenme.
   Iştikak : türeme.
   Iştira : satın alma.
   Iştirak : ortaklık, katılma.
   Iştiyak : ştiddetli istek.
   Iştiyakât : ştiddetli istekler.
   Iştiyakâver : pek istekli.
   Iştiyakengiz : istek veren.
   Îta : verme.
   Itâat : söz dinleme.
   Itâatkârâne : söz dinleyerek.
   Itâb : azarlama.
   Itâm : yemek yedirme.
   Itfa : söndürme.
   Ithaf : yazılan kitapta birinin adını anma.
   Ithâm : suçlama.
   Ithâmnâme : suçlama yazısı.
   Îtibar : saygınlık.
   Îtibarî : var sayılan.
   Îttidâl : orta hâllilik.
   Îttidâltidem : soğukkanlılık.
   Îtikâd : gönülden inanma.
   Îtikâdât : inanmalar.
   Îtikâden : inanma bakımından.
   Îtikâdî : inanmakla ilgili.
   Îtikaf : bir yere çekilip ibadet etmek.
   Îtilâ : yükselme.
   Îtilâf : anlaşma.
   Îtimâd : güvenme.
   Îtimâden : güvenerek.
   Îtinâ : özen.
   Îtiraf : saklamayıp söyleme.
   Îtiraz : karşı çıkma, karşı söz.
   Îtirazât : itirazlar.
   Îtiraziye : cümlede ara söz
   Îtirazkârâne : itiraz edercesine.
   Îtiraznâme : itiraz yazısı.
   Îtisaf : haksızlık.
   Îtiyad : alışkanlık.
   Îtizâl : ayrılma, sapma.
   Îtizâr : özür bildirme.
   Itkan : sağlam yapma.
   Itlâf : öldürme.
   Itlak : bağlama, asma.
   Itmâm : tamamlama.
   Itminân : tatmin olma.
   Itminânbahş : tatmin eden.
   Itminânkârâne : tatmin olurcasına.
   Ittibâ : tabi olma, uyma.
   Ittibâen : tabi olarak, uyarak.
   Ittifâk : birleşme.
   Ittifâken : birleşerek.
   Ittifâkî : birleşmeye dair, üstünde birleşilen.
   Ittifâkkârâne : birleşircesine.
   Ittihâd : birlik.
   Ittihâdıislâm : Müslümanların birlik olması.
   Ittihâm : suçlanma.
   Ittihâmkârâne : suçlanarak.
   Ittihâmnâme : suçlanma yazısı.
   Ittihâz : alma, sayma.
   Ittika : sakınma.
   Ittikan : sağlamlık.
   Ittisâf : sıfatlanma.
   Ittisâfkârâne : sıfatlanırcasına.
   Ittisâk : düzenli diziliş.
   Ittisâl : bitişme.
   Ittizâh : açıklık.
   Ittizân : ölçülülük.
   Ityân : belirleme.
   Ivaz : karşılık.
   Îvicâc : eğrilik.
   Îvicâcât : eğrilikler.
   Îyanî : görünen.
   Izâ : birdenbire.
   Izâbe : eritmek.
   Izâc : taciz etme, rahatsız etme.
   Izâcât : taciz etmeler.
   Izâe : aydınlatma.
   Izâfe : bağlama, yükleme.
   Izâfî : göreli, göreceli.
   Îzâh : açıklama.
   Îzâhât : açıklamalar.
   Îzâhen : açıklama ile.
   Izâle : gtiderme.
   Izâm : büyükler.
   Îzâm : büyütme.
   Izân : anlayış.
   Izânî : anlayışla ilgili.
   Izâr : elbise.
   Îzâz : ağırlama.
   Izdihâm : yığışma.
   Izdivâc : evlenme.
   Izdiyad : artma.
   Izhâr : gösterme.
   Izinnâme : izin belgesi.
   Izmihlâl : bozulma.
   Izzetâlûd : izzetle karışık.
   ırak : uzak.
   ırâka : akıtma.
   ırza : razı etme.
   ıskat : düşürme.
   ıslâh : iyileştirme.
   ıslâhât : iyileştirmeler.
   ıslâhhâne : ıslahevi.
   ısrar : ayak direme.
   ıstıfâ : ayıklanma, saflaşma.
   ıstılâh : bir titlenin belli bir ilim dalında kazandığı text, terim.
   ıstılâhât : ıstılahlar, terimler.
   ıtlâk : sınırlandırmama, salıverme.
   ıtnab : sözü uzatma.
   ıtriyyat : güzel kokular.
   ıttılâ : bilgi, bilme.
   ıttırad : düzenli gtidiş.
   ıyâdet : hastayı ziyaret edip hatırını sormak.
   ıyâl : bir kimsenin geçindirmek zorunda olduğu kişiler.
   ıyaz : sığınma.
   ızdırabat : ızdıraplar, acılar, darlıklar, sıkıntılar.
   ızrar : zarar verme.
   ıztırâb : acı, darlık, sıkıntı.
   ıztırâr : zorda kalma.
   ıztırâren : zorda kalarak.
   ıztırârî : mecburi.
   Jâle : çiy, şebnem, kırağı.
   Jandarma : asayişle görevli asker.
   Jelatin : kokusuz bir madde, bir cins kağıt.
   Jiyân : kükremiş.
   Jurnal : günlük, ispiyon.
   Kabahat : kusur, suç.
   Kabaih : kabahatlar.
   Kabâil : kabileler.
   Kâbe : namaz için yöneldiğimiz mukaddes mabet.
   Kabıkavseyn : Peygamberimizin mîraçta ulaştığı son nokta.
   Kâbız : tutan, sıkan, kavrayan.
   Kabîh : çirkin.
   Kabil : olabilir, gibi, türlü.
   Kabîle : aynı soydan olup beraber yaşayan insanlar.
   Kabilîyet : yetenek, etkilenebilirlik.
   Kabine : bakanlar kurulu.
   Kabir : mezar.
   Kabl : önce.
   Kablelbülûğ : ergenlikten önce.
   Kablelvukû : olmadan önce.
   Kablelvücûd : var olmadan önce.
   Kabr : kabir, mezar.
   Kabristân : mezarlık.
   Kabûlüadem : yokluk kabulü.
   Kâbus : korkulu rüya.
   Kabz : tutma, alma, tutukluk.
   Kabza : sap, el, avuç.
   Kabzıervah : ruhların alınması.
   Kabzıruh : ruhun alınması.
   Kaddesallahüesrarehüm : Allah onların sırlarını mukaddes kılsın.
   Kade : namazda oturuş.
   Kadem : ayak, adım.
   Kademe : derece, sıra.
   Kader : Allahın herşeyi ezelden bilip takdir etmesi.
   Kaderiye : Kul fiilin yaratıcısıdır diyen sapık mezhep.
   Kadî : kadı, hâkim.
   Kadîb : kılıç.
   Kadîm : öncesiz olan Allah.
   Kadîm : eski zaman.
   Kadîr : güçlü.
   Kadîrâne : güçlü olarak.
   Kadirdanlık : değerbilirlik.
   Kadirî : Abdülkadir Geylanî tarikatından olan.
   Kadîriyet : güçlülük.
   Kadirşinâs : değerbilir.
   Kadîülhâcât : ihtiyaçları veren, Allah.
   Kadr : kadir, kıymet, değer.
   Kaf : hayâlî bir dağ.
   Kâffe : bütün.
   Kâfi : yeter.
   Kâfil : kefil olan.
   Kafile : yolculuk eden topluluk.
   Kâfir : îmansız.
   Kâfirâne : kâfirce.
   Kafiye : mısra sonralarında ses bezerlikleri.
   Kafiyeperest : aşırı kafiye düşkünü.
   Kâfûr : bir madde ismi, cennette bir kaynak.
   Kağnı : öküz arabası.
   Kâh : bazen.
   Kahhâr : kahreden.
   Kahhârâne : kahredercesine.
   Kahır : derin üzüntü.
   Kâhil : erişkin.
   Kâhin : falcı.
   Kahir : üstün gelen.
   Kahr : zorlama, mahvetme, ezme.
   Kahraman : büyük işler başarmış kişi.
   Kahramanâne : kahramanca.
   Kaht : kıtlık.
   Kahtıricâl : adam kıtlığı.
   Kahtügalâ : yokluk ve kıtlık.
   Katid : ltider, kumandan.
   Katide : kural.
   Katideten : kural olarak.
   Kail : inanmış.
   Kaim : ayakta duran.
   Kaime : para.
   Kâin : olan.
   Kâinat : evren.
   Kal : konuşma.
   Kalâ : kale.
   Kalade : gerdanlık.
   Kalâk : gönül sıkıntısı.
   Kalb : duyguların sultanı, gönül.
   Kalben : gönülle.
   Kalbetme : dönüştürme.
   Kalbî : gönülden.
   Kalbolma : dönüşme.
   Kale : dedi.
   Kale kîle : dedi denildi.
   Kalen : konuşarak.
   Kalî : konuşmakla.
   Kalîl : az.
   Kalkale : okurken harfi iki kere seslendirme.
   Kalori : gıdaların vücuda ısı vermesi bakımından değeri.
   Kalp : sahte.
   Kalûbelâ : Allahın "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sorması ve ruhların "evet" demeleri olayı.
   Kâm : dilek, arzu.
   Kamer : ay.
   Kamervârî : ay gibi.
   Kamet : boy.
   Kamet : namazın farzından önce okunan ezan.
   Kâmil : yetkin, erişkin, olgun, tam.
   Kâmilâne : kâmilce.
   Kâmilen : tamamen.
   Kâmilîn : kâmiller.
   Kamtarir : çatık kaşlı.
   Kamu : halkın hepsi.
   Kamûs : büyük sözlük.
   Kanaât : kısmetine razı olma, kabullenme.
   Kanaâtbahş : kanaat veren.
   Kanaâtkârâne : kanaat edercesine.
   Kanâdil : kandiller.
   Kandil : tidare lâmbası.
   Kâne : oldu.
   Kangren : hücrelerin ölmesiyle oluşan bir hastalık.
   Kanî : kanaat eden, inanmış.
   Kantar : tartı aleti.
   Kantara : köprü.
   Kanun : uyulması gereken kesin kural.
   Kanunen : kanunca.
   Kanunî : kanuna göre, uygun.
   Kanuniyet : kanunluk.
   Kanunnâme : kanun yazısı.
   Kanunperest : kanun düşkünü.
   Kâr : Yapan, eden mânâsında son ek.
   Kâr : para kazancı.
   Karâbet : yakınlık.
   Karakter : temel özellik.
   Karar : hüküm, çare, düzenlilik, ölçülülük, tahmin.
   Karardâde : düzelmiş.
   Karargâh : karar yeri, askeriyede kurmayların yeri.
   Kararnâme : kararların yazısı.
   Karaşina : iş bilir.
   Karavana : büyük yemek kabı.
   Karbon : bir element, kömür.
   Kardeşane : kardeşce.
   Kârgir : taş yapı.
   Kârıakıl : akla uygun.
   Karındaş : kardeş.
   Karî : okuyucu.
   Karîb : yakın.
   Karîben : yakında.
   Karîha : düşünme melekesi.
   Karîn : yan yana, yakın.
   Karîne : belirti.
   Karlayl : ünlü bir tarihçi.
   Karn : devre, asır.
   Karulâsâ : doktorun bedene vurarak muayene etmesi.
   Karûn : azaba uğramış ünlü bir zengin.
   Karye : belde.
   Karz : ödünç.
   Karzen : ödünç olarak.
   Karzıhasen : Allah için verilen borç.
   Kasâtid : kastideler, övgü için yazılan şiirler.
   Kasas : kıssalar, hikâyeler.
   Kasâvet : katılık.
   Kasd : niyet, istek.
   Kasden : niyet ederek.
   Kasdî : kasıtlı olarak, kasıtla ilgili.
   Kâse : tas, çanak.
   Kâselîs : çanak yalayıcı.
   Kasem : yemin.
   Kasemât : yeminler.
   Kasıd : kasteden, niyetli.
   Kasır : kusurlu.
   Kasır : kısa.
   Kasır : saray.
   Kasî : katı.
   Kâsib : kazanmaya çalışan.
   Kastid : kesat olan, sürümü olmayan.
   Kasîde : övgü şiiri.
   Kasîdehân : kastide okuyan.
   Kasir : kısa.
   Kasirünnazar : nazarı kısa.
   Kasîyye : katılık.
   Kasr : kısalık, saray.
   Kasvet : sıkıntı, katılık.
   Kâşâne : gösterişli ev.
   Kâşif : keşfeden.
   Kat : kesme, geçme.
   Katâ : asla.
   Katarât : damlalar.
   Katıa : kesin olan.
   Katıüttarîk : yol kesen.
   Katî : kesin.
   Kâtib : yazıcı.
   Kâtibâne : yazıcı gibi.
   Kâtibe : yazıcı kadın.
   Kâtibîn : insanın amelini yazan melekler.
   Katil : öldüren.
   Katîye : kesin.
   Katîyyen : kesinlikle.
   Katîyet : kesinlik.
   Katl : öldürme.
   Katliâm : herkesi öldürme.
   Katmer : kat kat oluş.
   Katolik : Hıristiyanlıkta bir mezhep.
   Katran : siyah bir madde.
   Katre : damla.
   Katuf : tembel hayvan.
   Kavâtid : kurallar.
   Kavânin : kanunlar.
   Kavî : kuvvetli.
   Kavil : söz, sözleşme.
   Kavim : aynı ırka mensub olanların oluşturduğu topluluk.
   Kavis : yay, eğri.
   Kaviyyen : kuvvetle.
   Kavl : söz.
   Kavlen : sözle.
   Kavlirâcih : üstün bulunan söz.
   Kavm : kavim, aynı ırka mensub olanların oluşturduğu topluluk.
   Kavmiyet : kavimlik.
   Kavmiyetçilik : ırkçılık, olumsuz milliyetçilik.
   Kavmiyeten : kavim olma bakımından.
   Kavs : yay, eğri.
   Kavseyn : iki yay.
   Kavsıkuzeh : gökkuşağı.
   Kavvâd : günaha vasıta olan.
   Kay : kusuntu.
   Kayd : yazma, bağ.
   Kayıt : yazma, bağ.
   Kaylûle : öğle uykusu.
   Kayser : Bizans imparatorunun lâkabı.
   Kayyum : toplayıp ihsan eden.
   Kayyûm : yarattıklarını varlık âleminde tutan Allah.
   Kayyûmiyet : Kayyumluk.
   Kazâ : kaderde yazılanın gerçekleşmesi.
   Kazâ : vaktinden sonra kılınan namaz.
   Kazâ : zarar veren olay.
   Kazârâ : kaza olarak.
   Kazasker : ilimde bir rütbe.
   Kazâyâ : kaziyeler, hükümler.
   Kazâzede : kazaya uğramış
   Kazf : namuslu kadına iftira.
   Kâzım : öfkesini yenen.
   Kâzib : yalancı.
   Kaziye : hüküm.
   Kazurât : pislikler.
   Kebâir : büyük günahlar.
   Kefâet : denklik.
   Kefâlet : kefillik.
   Keffâret : dini suçun affı ümtidiyle dünyada çekilen ceza.
   Keffâreten : kefaret olarak.
   Keffâretüzzünûb : günahların kefareti.
   Kehânet : gelecekten haber verme.
   Kehânetfurûş : geleceği bilirim diyen sahtekâr.
   Kehfmisâl : mağara gibi.
   Kehkeşan : samanyolu.
   Kehribar : çekme özelliği olan bir madde.
   Kehrübâ : kehribar.
   Kelâl : bitkinlik.
   Kelâm : konusu îman olan bir ilim.
   Kelâm : söz, ilâhî sıfatlardan biri.
   Kelâmullah : Allah sözü.
   Kelimât : titleler.
   Titletullah : Allah sözü.
   Kellâ : hayır, asla!
   Kemafissâbık : daha önce geçtiği gibi.
   Kemâl : olgunluk, erginlik, tamlık.
   Kemâlât : kemâller, olgunluklar.
   Kemâlî : kemâlle ilgili.
   Kemterâne : acizce, aşağıca.
   Kenzülarş : önemli bir bir dua.
   Kerâhet : çirkinlik.
   Kerâmât : kerametler.
   Kerâmet : Allahın izniyle velîlerin gösterdikleri harikalar.
   Kerâmetkârâne : kerametli bir şekilde.
   Kerâmetvârî : keramet gibi.
   Kerbelâ : Hazreti Hüseyinin şehit edildiği yer.
   Keremkâr : keremli.
   Keremkârâne : keremlice.
   Keremnâmdâr : keremiyle tanınan.
   Kerîmâne : kerimce.
   Kerrât : defalar.
   Kerremallahuveche : Allah yüzünü ak etsin.
   Kervân : topluca yolculuk edenler kafilesi.
   Kesâd : durgunluk.
   Kesâfet : yoğunluk.
   Kesâlet : tembellik, uyuşukluk.
   Kesân : kimseler.
   Keşfirâz : sırrı ortaya çıkarma.
   Keşfiyât : keşifler.
   Keşşaf : keşfeden, açan, bulan.
   Kevahin : kâhinler, falcılar.
   Kevakib : yıldızlar.
   Keyfemâyeşâ : canı nasıl isterse.
   Keyfiyât : özellikler, nitelikler, durumlar.
   Kezâ : bunun gibi.
   Kezâlik : bu da öyle.
   Kezzâb : yalancı.
   Kıblegâh : kıble yeri.
   Kıblename : kıbleyi gösteren yazı.
   Kıblenümâ : kıbleyi gösteren.
   Kıraat : okuma.
   Kıraaten : okumakla.
   Kırav : çorak tarla.
   Kırba : deri su kabı.
   Kısas : kıssalar, hikâyeler.
   Kısâs : öldüreni öldürme cezası.
   Kısâsen : kısas olarak.
   Kıssa : ibretli hikâye.
   Kıssât : kıssalar, hikâyeler.
   Kıstas : ölçü.
   Kıtâ : kara parçası, şiir parçası.
   Kıtal : birbirini öldürme.
   Kıvâm : olgunluk, tav, dik, direk.
   Kıyâm : ayakta durma, ayaklanma.
   Kıyâmet : dünyanın yıkılıp son bulması.
   Kıyâs : karşılaştırma.
   Kıyâsât : karşılaştırmalar.
   Kıyâsen : kıyasla.
   Kıyâsımaâlfârık : birbirine benzemeyenlerin karşılaştırılması.
   Kıymetdâr : kıymetli, değerli.
   Kıymetşinâs : değerbilir.
   Kızılbaş : Alevilere verilen bir isim.
   Kızılelma : eski Roma.
   Kibar : ince, nazik.
   Kibâr : büyükler.
   Kibriyâ : büyüklük.
   Kifâyet : yeterlik.
   Kîlükal : dedikodu.
   Kimyâ : bir ilim kolu, ilaç.
   Kimyâger : kimyacı.
   Kimyâhâne : deneyevi.
   Kinâiyyât : kinayeler.
   Kinâye : mânâyı dolayısıyla anlatan söz, üstü örtülü dokunaklı söz.
   Kinâyeten : kinaye bakımından.
   Kindâr : kinci.
   Kinedâr : gizli düşmanlık besleyen.
   Kirâm : ulular, cömertler, kerimler.
   Kirâmenkâtibîn : günahları ve sevapları yazan melekler.
   Kisrâ : eski iran hükümdarı.
   Kitâb : kitap.
   Kitâbe : yazılı levha.
   Kitâbet : yazma işi.
   Kitâbeten : yazmakla.
   Kitâbımübîn : apaçık kitap, kaderin bir türü, Kurân.
   Kitâbî : kitaba uygun, kitapla ilgili, ilâhî kitaplardan birine inanan.
   Kitâbullah : Allahın kitabı, Kurân.
   Kiyâset : akıllılık.
   Klâsik : zamanın değerini yitirmeyen, sanatta kuralcı, alışılmış.
   Komita : siyasi bir maksat için bir araya gelenlerin gizli cemiyeti.
   Konstantiniyye : istanbul.
   Kontenjan : ilgililerin her birine düşen pay ölçüsü.
   Kozmoğrafya : uzay ilmi.
   Kudemâ : kadimler, eskiler, büyükler.
   Kumandan : komutan.
   Kumbiiznillah : Allahın izniyle kalk!
   Kumistân : kumluk yer, çöl.
   Kundak : bebek sargısı, yangın çıkaran ateş parçası.
   Kurâ : ad çekme.
   Kurân : Okunan mânâsında ilâhî kitabımızın adı.
   Kurânî : Kurânla ilgili, ait.
   Kurrâ : Kurân okuyucuları.
   Kusûrât : kusurlar.
   Kutbuâzam : en büyük kutub, zamanın en büyük velîsi.
   Kutulâyemût : ölmeyecek kadar yiyecek.
   Kuvâ : kuvveler.
   Kuvvetüzzahr : yardım kuvveti.
   Kübra : en büyük.
   Küffâr : kâfirler.
   Küfrân : îmansızlık, nankörlük.
   Küfriyât : küfürle ilgili şeyler.
   Küfürbaz : küfredici.
   Külâh : tepesi sivri başlık.
   Külhân : hamam ocağı.
   Külliyat : hepsi, bir yazarın bütün eserleri.
   Küngân : su borusu.
   Küreiarz : yer yuvarlağı, dünya.
   Küreyvât : kürecikler.
   Küreyvâtıbeyzâ : akyuvarlar.
   Küreyvâtıhamrâ : alyuvarlar.
   Küsûfât : kararmalar, güneş tutulmaları.
   Küsûrât : küsurlar, artıklar.
   Küşâ : açan.
   Küşâd : açma.
   Küşâde : açılmış.
   Küşâyiş : açıklık.
   Küttâb : kâtipler.
   Küvar : petek, kovan.
   Lâ : yoktur, hayır.
   Lâakal : en azından.
   Lâalettâyin : gelişigüzel.
   Lâbis : giyinmiş.
   Lâbüd : şüphesiz, kesin.
   Lâdinî : din dışı, dinsiz.
   Lâedrî : kendi varlığından bile şüphe eden felsefeci.
   Lâfıgüzâf : boş söz.
   Lâfız : söz.
   Lâfz : söz.
   Lâfzaicelâl : Allah lafzı.
   Lâfzen : sözle.
   Lâfzî : sözle ilgili.
   Lâfziye : sözle ilgili olan.
   Lâfzullah : Allah lafzı.
   Lağv : geçersiz, boş.
   Lahd : mezar.
   Lâhık : ulaşan, eklenen.
   Lâhika : eklenen, katılan.
   Lahm : et.
   Lahn : güzel ses, kuralsız okuyuş.
   Lâhut : ilâhî âlem.
   Lâhutî : ilâhî âlemle ilgili.
   Lahza : an, en kısa zaman.
   Lâik : dini olmayan, din dışı.
   Laîn : lânetli.
   Lâin : lânet eden.
   Lâkab : lâkap, takma ad.
   Lâkayd : kayıtsız, ilgisiz.
   Lâkaydane : kayıtsızca, ilgisizce.
   Lâkin : ama, fakat.
   Lâkita : buluntu.
   Lâl : dilsiz.
   Lâlezâr : lâle bahçesi.
   Lâmeşrû : yasak.
   Lâmise : dokunma duyusu.
   Lânet : nefret, öfke.
   Lâsiyyema : özellikle.
   Lâşe : leş.
   Lâşek : şüphesiz.
   Lâşey : bir şey değil.
   Lâtaknetû : kesmeyiniz.
   Lâtenâhî : sonsuz.
   Lâteşbih : benzetmek gibi olmasın!
   Lâtif : lütfedici.
   Lâtif : yumuşak, güzel, şirin, ince.
   Lâtifane : lâtifçe.
   Lâtife : ince duygu, hoş söz, nazik şaka.
   Latin : eski bir kavim.
   Lâubâlî : senli benli, saygısız, ilgisiz, umursamaz.
   Lâubâlîyâne : saygısızca, ilgisizce.
   Lâyemût : ölümsüz.
   Lâyemûtâne : ölümsüz gibi.
   Lâyenkatı : kesilmeksizin, aralıksız.
   Lâyetecezzâ : bölünmez.
   Lâyetefellel : kırılmaz, körelmez.
   Lâyetenahî : sonsuz.
   Lâyetezelzel : sarsılmaz.
   Lâyezâl : yok olmaz.
   Lâyezâlî : yok olmayan.
   Lâyıha : tasarı.
   Lâyık : uygun, yaraşır.
   Lâyuad : sayısız.
   Lâyuhsâ : hesapsız.
   Lâyuhtî : hatasız.
   Lâyutak : güç yetmez.
   Lâyüsel : sorumsuz.
   Lâzım : gerekli.
   Lâzımâmed : lâzım gelir.
   Lâzıme : gerekli olan.
   Lebâleb : dopdolu.
   Ledünniyât : Allah vergisi olan gizli ilimler.
   Lehülhamd : Allaha hamdolsun.
   Lehviyât : günahlı eğlenceler.
   Lekedâr : lekeli.
   Lema : parıltı.
   Lemeân : parıldama.
   Lemeât : parıltılar.
   Lemha : göz atma.
   Lenfisâm : asla kırılmaz ve kopmaz.
   Lengerendâz : demir atan gemi.
   Lenterânî : beni asla göremezsin!
   Lerzân : titrek.
   Letâfet : hoşluk, güzellik, incelik, yumuşaklık.
   Letâif : ince duygular, incelikler, güzellikler.
   Levâzım : gerekli olanlar.
   Levâzımât : gerekli şeyler.
   Levha : manzara, yazı, resim.
   Levhimahfûz : olmuş ve olacaklarla ilgili bütün bilgilerin yazılı bulunduğu kader levhası.
   Levhimahv : varlıkların yazılıp silindiği levha.
   Levvâme : kınayan.
   Leyâl : geceler.
   Lezâiz : lezzetler.
   Lezîzâne : lezzetlice.
   Lezzât : lezzetler.
   Liân : lânetleşme.
   Liaynihî : kendisiyle.
   Libas : elbise.
   Liberal : kişi hürriyetine önem veren.
   Lieclillah : yalnız Allah için.
   Ligayrihi : başkalarıyla.
   Lika : kavuşma.
   Lillah : Allah için.
   Lillâhî : Allah için.
   Lillâhilhamd : hamd Allaha mahsustur.
   Lisan : dil.
   Lisanen : dil ile.
   Lisanıhâl : hâl dili, meramını durum ve görünümüyle anlatma.
   Livâ : sancak.
   Livechillah : Allah namına.
   Liyâkat : layıklık, uygunluk.
   Lizatihî : kendisiyle.
   Lohusa : yeni doum yapan kadın.
   Lokman : Kurânda adı geçen tıp bilgisiyle ünlü bir zat.
   Lûgat : lügat, sözlük, titlelerin textlarını kısaca bildiren kitap.
   Lümeyâ : parıltıcık.
   Lütufkâr : lütuf eden.
   Lütufkârane : lütuf edercesine.
   Lütufnâme : lütuf mektubu.
   Ma : su.
   Maa : Beraber, birlikte mânâsında ön ek.
   Maabtid : mabetler, tapınaklar.
   Maâd : âhiret.
   Maâdâ : başka.
   Maadin : madenler, metaller.
   Maahazâ : bununla beraber.
   Maalesef : yazık ki.
   Maalgayr : başkasıyla birlikte.
   Maali : yücelikler.
   Maaliftihar : iftiharla, seve seve.
   Maaliyat : yüce bilgiler, yüksek mertebeler.
   Maalkerâhe : kerahetle, çirkinlikle.
   Maalkifaye : yeterli olmakla birlikte.
   Maalmemnuniye : memnuniyetle.
   Maamâfih : mamâfih, bununla beraber.
   Maânî : mânâlar, textlar.
   Maârif : marifetler, ilimler, tanımalar, eğitim.
   Maârifperver : eğitimi seven.
   Maâriz : sözün gizli mânâları.
   Maâsi : günahlar, isyanlar.
   Maaş : geçinilecek şey, yaşayış, aylık para.
   Maaşen : yaşayış ve geçim bakımından.
   Maatteessüf : üzülerek, yazık ki.
   Maâyib : ayıplar.
   Maazallah : Allah korusun.
   Mâbâd : sonrası.
   Mâbâdettabiîye : fizik ötesi, metafizik.
   Mâbed : mabet, ibadet yeri.
   Mâbeyn : arası.
   Mâbihiliftihar : kendisiyle iftihar olunan.
   Mâbûd : kendisine ibadet edilen Allah.
   Mâbûdiyet : Mabutluk.
   Mâcerâ : serüven.
   Mâctid : yüce, şerefli.
   Mâcun : maddelerin ezilmiş hâli.
   Madalya : başarılı kimselere takılan madeni nişan.
   Madalyon : boyuna takılan süs eşyası.
   Madde : uzayda yer dolduran varlık.
   Maddeperest : maddeye taparcasına düşkün olan.
   Maddeperver : maddeyi seven.
   Maddeten : maddece, madde bakımından.
   Maddî : madde ile ilgili, maddece.
   Maddîyât : maddî şeyler.
   Maddîye : madde olan.
   Maddiyyun : maddeciler, mâneviyata inanmayanlar îmansız felsefeciler.
   Maddiyyunluk : maddecilik, materyalizm, maddeden başka her şeyi inkâr eden dinsiz felsefeciler.
   Mâdele : adalet yeri.
   Mâdelet : adalet etmek.
   Mâdem : böyle olunca.
   Mâden : metal, kaynak.
   Mâdeniyat : madenler, metaller.
   Mâder : ana.
   Madrûb : vurulmuş, dövülmüş.
   Mâdûd : sayılan.
   Mâdûm : yok olan.
   Mâdûmât : yok olanlar.
   Mâdûmiyet : yok olma, yokluk.
   Mâdûn : alt taraf.
   Mâfât : telef olan, yiten.
   Mâfevk : üst.
   Mâfihâ : içindekiler.
   Mafsal : eklem.
   Mâfüvv : bağışlanmış.
   Mağazî : gaza hikâyeleri.
   Mağdûb : gazaba uğramış.
   Mağdur : haksızlığa uğramış.
   Mağfiret : Allahın affı.
   Mağfûr : affedilen.
   Mağlata : kafa karıştıran aldatıcı söz.
   Mağlûb : yenilmiş, mağlup.
   Mağlûbane : yenilmiş bir hâlde.
   Mağlûbiyet : yenilgi.
   Mağmûm : gamlı, tasalı, bulutlu.
   Mağmûre : adı sanı silinmiş, yerinde yeller esen.
   Mağrib : batı, akşam.
   Mağrur : gururlu.
   Mağrurâne : gururluca.
   Mağruren : gururlanarak.
   Mağz : öz, iç.
   Mah : ay.
   Mahal : yer.
   Maharet : ustalık, beceri.
   Maharim : mahremler, yasaklar, gizliler.
   Mahbes : hapishane.
   Mahbub : sevgili.
   Mahbubâne : sevilerek.
   Mahbubât : sevgililer.
   Mahbubiyet : sevilirlik.
   Mahbus : hapsedilmiş.
   Mahbusîn : hapsedilenler.
   Mahbusiyet : hapsedilmişlik.
   Mahcûb : utangaç, sıkılgan.
   Mahcûbiyet : utangaçlık.
   Mahcûr : kısıtlı.
   Mahdûd : sınırlı.
   Mahdûdiyet : sınırlılık.
   Mahdum : oğul, kendisine hizmet edilen.
   Mahdumiyet : mahdumluk.
   Mahfaza : koryucu kap.
   Mahfel : kapalı yer, camilerde yüksek yer.
   Mahfî : gizli.
   Mahfîyât : gizlilikler, gizli olanlar.
   Mahfûz : korunmuş.
   Mahfûzât : hafızadakiler, korunanlar.
   Mahfûziyet : korunurluk.
   Mâhî : balık.
   Mâhir : maharetli, becerikli.
   Mâhirâne : ustaca, beceriklice.
   Mahiyet : öz, nitelik, kendilik.
   Mahiyyat : mahiyetler, özler.
   Mahkeme : davaların görülüp hükme bağlandığı yer.
   Mahkî : hikâye olunan.
   Mahkîanh : kendisinden bahsedilen.
   Mahkûm : hükümlü, cezalı, mecbur.
   Mahkûmiyet : mahkûmluk.
   Mahlâs : yazarın takma adı.
   Mahlûk : yaratık.
   Mahlûkat : yaratıklar.
   Mahlûkiyet : yaratılmışlık.
   Mahmil : deve üstündeki sepet, bir söze yüklenen mânâ.
   Mahmûd : övülmüş.
   Mahmûl : yüklenilen.
   Mahmûle : yük.
   Mahmûr : baygın göz.
   Mahrec : çıkış yeri.
   Mahrek : yörünge.
   Mahrem : gizli, yasak, başkasına haram olan, evlenilmesi haram olan akraba.
   Mahremâne : mahremce, gizlice.
   Mahremiyet : mahremlik, gizlilik, yasaklık.
   Mahrûkat : yakıtlar.
   Mahrûm : yoksun.
   Mahrûmiyet : yoksunluk.
   Mahrût : koni.
   Mahrûtî : konik.
   Mahsub : hesaplanmış.
   Mahsûd : kıskanılan.
   Mahsûl : ürün.
   Mahsûlât : ürünler.
   Mahsûldâr : ürünlü.
   Mahsûr : kuşatılmış.
   Mahsûs : hissedilmiş, birine ayrılmış, bile bile.
   Mahsûsât : mahsuslar.
   Mahsûsiyet : mahsusluk.
   Mahşer : ölülerin dirilip toplanacakları yer.
   Mahşernümâ : mahşeri andıran.
   Mahşûş : içine girilmiş, lekelenmiş.
   Mahtûmâne : bitirircesine, bir kitabı bitirince verilen ziyafet gibi.
   Mâhud : bilinen, sözü edilen.
   Mâhudiyet : bilinirlik.
   Mahuf : korkulu.
   Mahv : benlik bakımından silinme.
   Mahvetme : silme.
   Mahviyet : silinme hâli.
   Mahviyetkâr : benliğini silen.
   Mahviyetkârane : benliğini silercesine.
   Mahz : sadelik.
   Mahzâ : sade.
   Mahzân : sadece.
   Mahzen : hazine odası.
   Mahzeniyet : mahzenlik.
   Mahzûf : çıkarılan, kaldırılan.
   Mahzûn : üzgün.
   Mahzûnâne : üzgünce.
   Mahzûr : sakınca.
   Mahzûrât : sakıncalar.
   Mahzûz : hoşlanan.
   Mahzûzât : hoşlanılan şeyler.
   Maî : su cinsinden, su ile ilgili, mavi.
   Mâtide : sofra.
   Mâil : eğilmiş, meyilli, istekli, andırır, yörünge.
   Mâile : eğri, eğik.
   Mâilikamer : ayın yörüngesi.
   Maîşet : yaşayış, geçim.
   Maiyyet : yanındakiler.
   Makabir : mezarlar.
   Mâkabl : öncesi.
   Makad : oturak yeri, arka.
   Makalât : makaleler.
   Makale : söz, gazete yazısı.
   Makaltid : kilitli yerler.
   Makam : yer, mertebe, müzikte usul.
   Makamât : makamlar.
   Makâmımahmûd : Peygamberimize verilen yüksek makam.
   Makamperest : makam düşkünü.
   Makarr : karar yeri, durulan yer.
   Makasıd : maksatlar, gayeler.
   Makber : mezar.
   Makberistân : mezarlık.
   Makbûl : kabul edilen, geçerli.
   Makbûliyet : kabul edilebilirlik, geçerlilik.
   Makdis : kutsal yer.
   Makdûrat : takdir edilenler, kudret eserleri.
   Mâkes : yansıma yeri, ayna.
   Makhûr : kahredilmiş, ezilmiş.
   Mâkis : karşılaştırma.
   Makrû : okunan.
   Makrûn : yakın, ulaşmış.
   Maksad : istenen.
   Maksûd : istenen şey.
   Maksûm : bölünmüş.
   Maksûr : kısaltılmış.
   Makta : kesit.
   Maktel : öldürülen yer.
   Maktûl : öldürülmüş.
   Mâkûd : bağlı.
   Mâkûl : akla uygun.
   Mâkûlâne : akla uygun biçimde.
   Mâkûlât : akla uygun olanlar, akılla ilgili bulunanlar.
   Mâkûle : akla uygun olan.
   Mâkûliyet : akla uygunluk.
   Mâkûs : ters.
   Mâkûse : tersine çevrilmiş.
   Mâkûsen mütenâsib : ters orantılı.
   Makûsen : tersine olarak.
   Makzî : kaza olunan, ödenen.
   Mâl : bir kimsenin eli altında bulunan değerli şey.
   Mâlâmal : dopdolu.
   Mâlâyanî : faydasız, boş, saçma.
   Mâlâyanîyât : faydasız şeyler.
   Mâlâyutak : dayanılmaz, güç yetmez.
   Mâlihülyâ : boş hayâller, kara sevda.
   Mâlik : mülkün sahibi.
   Mâlikâne : büyük ev, sahip gibi.
   Mâlikî : dört hak mezhepten biri.
   Mâlikiyet : sahiplik.
   Mâliye : mal ile ilgili olan.
   Mâlûl : hasta.
   Mâlûliyet : hasta olma.
   Mâlûm : bilinen.
   Mâlûmât : bilinenler.
   Mâlûmiyet : bilinirlik.
   Mamâfih : bununla beraber.
   Mâmelek : olanca malı.
   Mamhuran : bir aşiret ismi.
   Mâmûl : yapılmış.
   Mâmûlât : yapılmış şeyler.
   Mâmûr : bayındır, şenlikli.
   Mânâ : text, öz.
   Mancınık : eski bir silah, taş atma aleti.
   Mançur : Asyada yaşayan bir kavim.
   Manda : sömürge, camız.
   Mânde : kalmış, yaramaz.
   Mânen : mânâca, textca.
   Mânend : benzer, eş.
   Mânevî : maddî olmayan, ruhanî.
   Mânevîyât : madde üstü hâller.
   Mânevîye : mânâ ile ilgili.
   Manevra : hareket kabiliyeti, harp oyunu.
   Mânî : engel.
   Mânîâ : engel olan.
   Mântidâr : textlı.
   Mântidârâne : textlıca.
   Mansıb : makam.
   Mansub : atanan.
   Mansûr : yardım görmüş, zafere ulaşmış.
   Mansûs : iyice kesinleşmiş, âyetle sabit.
   Mantık : düşünen akla kurallarıyla yol gösteren ilim.
   Mantıkî : mantıkla ilgili, mantıklı.
   Manyetizma : başka üzerinde uyuşukluk verici tesir.
   Manzar : bakış yeri.
   Manzara : görünüş.
   Manzûm : nazımlı, dizili, düzenli, şiir.
   Manzûme : şiir, sistem.
   Manzûmeişemsiye : güneş sistemi.
   Mâr : yılan.
   Mâraz : sergi.
   Maraz : hastalık.
   Mâreke : çarpışma yeri, çarpışma.
   Mârez : sergi.
   Mârık : dinsiz.
   Mârife : belli, bilinen.
   Mârifet : ilim, hüner, tanıma.
   Mârifetâşinâ : marifetin yabancısı olmayan.
   Mârifetnâme : marifet yazısı.
   Mârifetullah : Allahı bilme, tanıma.
   Marîz : hasta.
   Mâruf : bilinen, güzel.
   Mârufiyet : bilinirlik.
   Mârût : sihir belleten iki melekten biri.
   Mâruz : arzolunan, verilen, anlatılan, karşı karşıya kalan.
   Mâruzât : anlatılanlar.
   Marzî : arzu edilen, razı olunan.
   Marzîyât : razı olunan şeyler.
   Mâsadak : bir sözü onaylayan, doğrulayan.
   Masârif : masraflar, gtiderler.
   Masârifât : masraflar.
   Masdar : kök, kaynak.
   Masdariyet : masdarlık.
   Masdûk : tasdiklenen.
   Mâsivâ : yaratıklar.
   Mâsivâullah : Allahın yarattıkları.
   Mâsiyet : isyan, günah.
   Maskara : kendisine gülünen.
   Maskaraâlûd : maskaralı.
   Maskat : düşülen yer, doğum yeri.
   Maslahat : fayda, iş.
   Maslahatdâr : faydalı.
   Maslahaten : faydaca.
   Maslahatkâr : faydalı.
   Maslahatkârâne : faydalı biçimde.
   Masnû : sanatla yapılmış eser.
   Masnûât : sanatlı yapılmış eserler.
   Masnûiyet : sanat eseri olma hâli.
   Mason : Masonluk denilen kökü dışarıda gizli ve tehlikeli bir örgütün üyesi, islâm düşmanı.
   Masraf : gtider, harcama.
   Masrûf : harcanmış.
   Mass : emme.
   Mâsum : günahsız, suçsuz.
   Mâsumâne : masumca.
   Mâsume : suçsuz kadın veya kız.
   Mâsumiyet : masumluk.
   Mâsûn : korunan.
   Mâsûniyet : korunurluk.
   Mâşâallah : Allah korusun!
   Mâşer : topluluk.
   Mâşerî : topluluğun olan.
   Maşraba : su kabı.
   Maşrık : doğu.
   Mâşûk : sevilen.
   Mâşûka : sevilen kadın.
   Matbaa : basımevi.
   Matbah : mutfak.
   Matbû : basılmış.
   Matbûât : basın, basılanlar.
   Mâtem : yas.
   Mâtemâlûd : yasla karışık.
   Mâtemhâne : yas evi.
   Materyalist : maddeci, sadece maddeye inanan îmansız.
   Materyalizm : maddecilik, maddeden başka varlık tanımayan îmansız felsefe.
   Matiyye : binek.
   Matlâ : güneşin doğduğu yer.
   Matlab : istenen.
   Matlûb : istenilen.
   Matlûbât : istenilenler.
   Matmah : tamah ile bakılan.
   Matrûd : kovulan.
   Mâtûf : yöneltilen.
   Matûmât : yemekler.
   Mâtürtidî : itikadda hak mezhep imamı olan âlim.
   Matvî : dürülen, içine tıkılan.
   Maûn : yardım.
   Maûnet : yardımlar.
   Mâverâ : perde arkası.
   Mâvudieleh : varlık gayesine uygunluk.
   Mavzer : bir çeşit tüfek.
   Mâye : maya, öz.
   Mâyî : sıvı.
   Mazâhir : görünme ve ortaya çıkma yerleri.
   Mazanne : zanlı yer veya kimse
   Mazarrât : zararlar.
   Mazbata : tutanak.
   Mazbût : tutulan, derli toplu.
   Mâzeret : elde olmayan özür.
   Mazhar : ortaya çıkma ve görünme yeri.
   Mazhariyet : mazharlık.
   Mâzi : geçmiş zaman.
   Mâziyât : geçmiş zamanlar.
   Mazlûm : zulüm görmüş, sessiz.
   Mazlûmâne : zulüm görmüşcesine.
   Mazlûmen : zulmedilerek.
   Mazlûmîn : zulmedilenler.
   Mazlûmiyet : zulme uğramışlık.
   Mazmaza : abdestte ağzı yıkamak.
   Mazmûm : eklenmiş.
   Mazmun : ince textlı söz.
   Maznun : zanlı, sanık.
   Mazrûf : zarfa konan.
   Mâzûr : özürlü.
   Mâzûriyet : özürlülük.
   Küçük lügat  ( devamı )  :
   M ( devamı ) :
   Meâb : sığınak, dönüş yeri.
   Meâd : varılacak yer, âhiret.
   Meâl : sözün kısaca textı.
   Meânî : textlar.
   Mearic : çıkılacak yerler.
   Meâsi : isyanlar, günahlar.
   Meâyib : ayıplar.
   Mebâdi : başlangıçlar.
   Mebâhis : konular.
   Mebhas : bölüm.
   Meblağ : tutar, miktar.
   Mebûsân : mebuslar, milletvekilleri.
   Mecâl : tâkat.
   Mecâlis : meclisler.
   Mecâz : sözün başka mânâda kullanılması.
   Mecâzî : mecazlı.
   Meccânen : bedava, parasız.
   Mecmâ : toplanılan yer.
   Mecmua : yazılar topluluğu, dergi.
   Mecrâ : su yolu, kanal.
   Meczûbane : cezbeye kapılmışcasına.
   Medâr : sebep, vesile, kaynak, yörünge.
   Medâris : medreseler.
   Medayih : övgüler.
   Meddâh : öven.
   Mededkâr : yardım eden.
   Medhal : giriş, etki.
   Medîha : övgü.
   Medresetüzzehrâ : parlak medrese.
   Mefâhim : mefhumlar, kavramlar.
   Mefâhir : övünülecek şeyler.
   Mefâstid : bozguncular.
   Mefatih : anahtarlar.
   Mefhar : övünme sebebi.
   Mehâbet : heybet, büyüklük.
   Mehâfet : korku.
   Mehâfetullah : Allah korkusu.
   Mehâlik : tehlikeler.
   Mehâsin : güzellikler.
   Mêhaz : kaynak.
   Mehdîmisâl : Mehdî gibi.
   Mehmâemken : olabildiğince.
   Mehtâb : mehtap, ay ışığı.
   Mekâdir : miktarlar.
   Mekân : yer, ev.
   Mekânî : mekânla ilgili.
   Mekanik : hareket ilmi.
   Mekanizma : makine kısmı, işleyiş.
   Mekârim : iyilikler.
   Mekatı : duraklar.
   Mekâtib : okullar.
   Mekâyis : ölçütler.
   Mekkâr : hileci, düzenci.
   Mektûbât : mektuplar.
   Mêkûlât : yiyecekler.
   Melâb : oyun yeri.
   Melâbe : oyun yeri.
   Melâbegâh : oyun oynanan yer.
   Melâhat : yüz güzelliği.
   Melâhim : savaş yerleri.
   Melâib : oyunlar, oyun yerleri.
   Melâik : melekler.
   Melâike : melekler.
   Melâiketullah : Allahın melekleri.
   Melâl : can sıkıntısı.
   Melâmet : kınanmışlık.
   Melâmî : kınanmış, melamilik tarikatından olan.
   Melâmîlik : kendini kınamayı esas alan bir tarikat.
   Melâne : lânete lâyık olan.
   Melbûsât : giyecekler.
   Meleiâlâ : büyük meleklerin âlemi.
   Melekât : melekeler.
   Meleksimâ : melek yüzlü.
   Melfûfât : paketlenip gönderilenler.
   Melûnâne : melunca.
   Memâlik : memleketler.
   Memât : ölüm.
   Memduha : övülmüş.
   Memnûnâne : memnunca.
   Menâbî : kaynaklar.
   Menâfî : menfaatler.
   Menâfiz : delikler.
   Menâhî : yasaklananlar.
   Menâhic : metodlar.
   Menâkıb : hayat hikâyeleri.
   Menâm : uyku.
   Menâmen : uykudayken.
   Menâr : ışık tutucu.
   Menâsık : ibadet yerleri.
   Menat : bir putun adı.
   Menâtık : mıntıkalar, bölgeler.
   Menâzır : manzaralar.
   Menâzil : inilen yerler.
   Menbâ : kaynak.
   Menfâ : sürgün yeri.
   Menfaat : fayda, çıkar.
   Menfaatperest : menfaatına çok düşkün.
   Menfaattar : menfaatli.
   Menhiyat : yasaklananlar.
   Menkûha : nikâhlı kadın.
   Menkulât : taşınanlar, anlatılanlar.
   Mennân : kullarına bol nimet ve ihsanlarda bulunan Allah.
   Mensubât : bağlılar, ilgililer.
   Mensûcât : dokunanlar.
   Menzilgâh : inme yeri.
   Merâ : otlak.
   Merak : öğrenme isteği.
   Merakâver : merak verici.
   Merâkib : binekler.
   Merâm : maksat, niyet, istek.
   Merâsim : tören.
   Merâtib : mertebeler.
   Merâyâ : aynalar.
   Mercan : denizden elde edilen bir süs maddesi.
   Merdâne : mertçe.
   Merdümgirizane : kalabalıktan sıkılıp yalnızlık isteyerek.
   Merhaba : rahat olun, hoş geldiniz.
   Merhale : kademe, aşama.
   Merhamet : acıma.
   Merhameten : merhamet ederek.
   Merhametkâr : merhametli.
   Merhametkârâne : merhamet edercesine.
   Mesâbe : yerinde, değerinde.
   Mesâbih : lambalar.
   Mesâctid : namaz kılınan yerler.
   Mesâfe : ara, uzaklık.
   Mesağ : izin.
   Mesâha : yüz ölçümü.
   Mesâhif : mushaflar, Kurânlar.
   Mesâi : çalışmalar, emekler.
   Mesâib : musibetler.
   Mesâil : meseleler.
   Mesaj : haber.
   Mesâk : sevkedilen yer.
   Mesâkin : meskenler, evler.
   Mesâkin : miskinler, fakirler.
   Mesâlih : maslahatlar, işler.
   Mesâlik : meslekler, ekoller, yollar.
   Mesâmât : gözenekler, delikler.
   Mesâme : gözenek.
   Mesâne : stidik torbası.
   Mesânî : bir şeyin tekrarı.
   Mesarr : sürurlu, sevinçli.
   Mesâvî : kötü hâller.
   Mesîregâh : gezinti yeri.
   Meskat : doğum yeri.
   Mesmûat : işitilenler.
   Mesrûrâne : sevinçli bir şekilde.
   Mesûdâne : saadetle.
   Meşâgil : meşguliyetler.
   Meşâhir : meşhurlar, ünlüler.
   Meşakkat : zahmet, zorluk, sıkıntı.
   Meşâle : ucu alevli değnek.
   Meşârib : meşrepler, anlayışlar, gtidişatlar.
   Meşayih : şeyhler, pirler.
   Meşegâh : meşelik.
   Meşgale : iş, uğraş.
   Meşhûdât : görülenler.
   Meşîhat : din işleri merkezi.
   Meşrûbât : içecekler.
   Meşrûhât : açıklananlar.
   Meşrûta : şarta bağlanmış.
   Meşşâiyyun : akla güvenip peygambere inanmayan felsefeciler.
   Meşşata : süsleyen, tarayan.
   Meşûmâne : uğursuzcasına.
   Metâ : ticaret malı.
   Metâlî : güneş ve ayın doğduğu yerler ve zamanlar.
   Metâlib : istenenler.
   Metanet : dayanıklılık.
   Metînâne : dayanıklı biri gibi.
   Metrûkât : terkedilenler.
   Metta : Yunus aleyhisselâmın annesi.
   Mêvâ : yer, mekân.
   Mevâctid : kalbe zevk veren hâller.
   Mevâdd : maddeler.
   Mevâhib : karşılıksız verilenler, ihsanlar.
   Mevâkıf : duraklar.
   Mevâki : yerler.
   Mevâltid : mevltidler, doğmalar.
   Mevâlîd : varlıklar.
   Mevâni : maniler, engeller.
   Mevâsim : mevsimler.
   Mevhat : cansızlar.
   Mevcûdat : varlıklar.
   Mevîza : öğüt, nasihat.
   Mevlâ : sahip, efendi, Allah.
   Mevlânâ : Mesnevî adlı kitabın da yazarı olan ünlü velî ve şair.
   Mevlânâ : efendimiz.
   Mevlevîvârî : dönerek zikreden mevleviler gibi.
   Mevsûkan : belgeli bir biçimde.
   Mevta : ölü.
   Mevtâlûd : ölümle karışık.
   Mevzûat : kurallar, kanunlar.
   Mevzûbahis : söz konusu.
   Meyâdin : meydanlar.
   Meyân : orta, ara.
   Meydân : saha, alan.
   Meyelân : eğilim, istek.
   Mêyûsane : ümitsizce.
   Meyvedâr : meyveli.
   Meyyâl : meyilli, istekli.
   Mezâd : mezat, artırmalı satış.
   Mezâhib : mezhepler.
   Mezâhim : zahmetler, zorluklar.
   Mezâhir : görünme yerleri, çiçekli yerler.
   Mezâk : tadma.
   Mezâlim : zulümler.
   Mezâmir : Zebur kitabının süreleri.
   Mezâr : kabir, ziyaret yeri.
   Mezâristân : mezarlık, ölüler ülkesi.
   Mezâyâ : meziyetler.
   Mezbaha : hayvan kesim yeri.
   Meziyyât : meziyetler.
   Mezraa : tarla.
   Mezrûat : ekilenler.
   Mıknatıs : bazı metalleri çeken madde.
   Mıntıka : bölge.
   Mısrâ : şiirin her bir satırı.
   Mıstar : cetvel.
   Mızrâk : ucu sivri savaş aleti.
   Miâd : vade.
   Mtidâd : mürekkep.
   Miftah : anahtar.
   Mihâl : kuvvet.
   Mihânikiyyet : mekaniklik.
   Mihmân : misafir.
   Mihmândâr : misafiri olan.
   Mihrâb : imamın namaz kıldırdığı yer.
   Mihrâk : odak.
   Mikâil : dünya işlerini düzenlemekle görevli melek.
   Mikdâr : miktar, nicelik.
   Mikyas : ölçü, ölçek.
   Mikyasvari : ölçü gibi.
   Milâd : doğum günü.
   Milâdî : milada dayanan.
   Milletdaş : aynı milletten olan.
   Mîmar : bina tasarımcısı.
   Minâ : cam, billur, sırça, parlak.
   Minârât : minareler.
   Minhâc : yol, meslek, metod.
   Minindillah : Allah katında.
   Minnetdâr : minnet eden.
   Minnetdârâne : minnet duyarak.
   Minnetdârlık : minnet hissetme.
   Mintarafillah : Allah tarafından.
   Minvâl : tarz, yol, gtidiş.
   Mîrâc : merdiven.
   Mîrâc : Peygamberimizin semaya çıkma mucizesi.
   Mîrâciye : Mevltidin mîraçla ilgili bölümü.
   Mîrâcvârî : mîraç gibi.
   Miralay : albay.
   Miras : ölen kimsenin yakınlarına kalan malı.
   Mirât : ayna.
   Mirkat : mertebe, derece.
   Mirlivâ : tuğgeneral.
   Mirsâd : gözetleme yeri.
   Mirzâ : reis, bey.
   Misafirhâne : misafir evi.
   Misafirperver : misafiri seven.
   Mîsak : sözleşme.
   Misâl : örnek, bir alem adı.
   Misâlî : misâl hâlinde, misâlle ilgili.
   Misâlîye : misâlle ilgili olan.
   Misbah : lamba, kandil.
   Misdâk : onaylayıcı delil.
   Miskal : 4,5 gram ağırlık.
   Mismar : çivi.
   Mistar : cetvel.
   Misvâk : sünnet olan diş temizleme aleti, bir ağacın kökü.
   Mîşâr : onda bir.
   Mişkât : lamba konan yer, kandil.
   Mişvâr : davranış, gtidişat.
   Mitralyöz : makinalı tüfek.
   Miyan : orta, ara.
   Mîyâr : ölçü.
   Mizâc : huy, yaradılış.
   Mizâh : komedi, gülmece.
   Mîzan : terazi, tartı, ölçü.
   Mîzancık : küçük terazi, ölçücük.
   Molla : büyük âlim, medrese talabesi.
   Moral : ruh gücü.
   Muaccel : acele, peşin.
   Muacciz : sıkıntı verici, rahatsız edici.
   Muâddel : düzeltilen.
   Muâddil : düzeltici.
   Muâdil : denk, dengeli.
   Muâf : affolunmuş, ayrı tutulmuş.
   Muâhede : antlaşma.
   Muâheze : sorgulama, azarlama.
   Muahhar : sonraki.
   Muâhtid : antlaşma yapan.
   Muâkıb : cezalandıran.
   Muâkıd : sözleşen.
   Muakkib : izleyen.
   Muâlece : işe girişme.
   Muallâ : yüce.
   Muallak : boşlukta, askıda.
   Mualleka : asılan.
   Muallekât : asılanlar.
   Muallekatısebâ : Kâbe duvarına asılan yedi ünlü şiir.
   Muallem : talimli, eğitilmiş.
   Muallim : ilim belleten, öğretmen.
   Muallime : hanım öğretmen.
   Muamelât : muameleler, işlemler.
   Muamele : davranış, işlem.
   Muammâ : bilmece.
   Muammââlûd : bilmeceli.
   Muammer : uzun ömürlü.
   Muânaka : sarılma.
   Muânân : ananeli, belgeli.
   Muântid : aykırı, direnen.
   Muanntid : inatçı.
   Muanntidane : inat edercesine.
   Muanven : ünvanlı, namlı.
   Muâraza : çekişme, tartışma, muhalefet.
   Muârefe : tanışma.
   Muâreke : kavga.
   Muârız : muarazacı, muhalif, çekişen, tartışan.
   Muarrâ : temiz, arınmış.
   Muarreb : Araplaşmış.
   Muarref : tanıtılmış.
   Muarrif : tanıtıcı.
   Muâsır : çağdaş.
   Muâşaka : sevişme.
   Muâşeret : iyi geçinme, görgü.
   Muâteb : azarlanmış.
   Muattal : işlemez, işsiz.
   Muattar : ıtırlı, güzel kokulu.
   Muattıl : îmansız, tanrıtanımaz.
   Muattıla : îmansız, tanrıtanımaz.
   Muâvenet : yardım.
   Muâvenetdârâne : yardım edercesine.
   Muâveneten : yardım olarak.
   Muâvenetkârâne : yardımcı olurcasına.
   Muâvin : yardımcı.
   Muâviye : Emevi Devletinin kurucusu olan bir sahabe.
   Muâyene : gözden geçirme.
   Muayyen : belli, ölçülü, tartılı.
   Muazzam : pek büyük.
   Muazzeb : eziyet çeken.
   Muazzez : izzetli, şerefli.
   Muazzib : azap eden.
   Mubâh : işlenmesinde sevap ve günah olmayan.
   Mubassır : gözcü, bakıcı.
   Mubsırât : görünenler.
   Mûcibibizzat : her şeyi yapmaya mecbur olan.
   Mûcizane : aciz bırakırcasına.
   Mûcizât : mûcizeler.
   Mûcizekâr : mûcizeli, mûcize gösteren.
   Mûcizevârî : mûcize gibi.
   Mûciznümâ : mûcize gösteren.
   Mudarebe : dövüşme.
   Mudga : et parçası.
   Mufaddıl : üstün eden, yükselten.
   Mufassal : ayrıntılı.
   Mufassalan : ayrıntılı biçimde.
   Mugaddi : besleyici.
   Mugalata : yanıltıcı için söz söyleme.
   Muganni : nağmeyle okuyan.
   Mugayeret : aykırılık.
   Mugayir : aykırı.
   Mugayyebât : bilinmeyenler.
   Mugayyebâtıhâmse : beş bilinmeyen şey.
   Muğlak : kapalı, anlaşılması zor.
   Muhabbet : sevgi.
   Muhabbetdâr : seven, sevgili.
   Muhabbetdârâne : severcesine.
   Muhabbethâne : sevgi evi.
   Muhabbetkârâne : severcesine.
   Muhabbetullah : Allah sevgisi.
   Muhâberât : haberleşmeler.
   Muhâbere : haberleşme.
   Muhâbir : haberci.
   Muhâcerât : göç etmeler.
   Muhâceret : göç etme.
   Muhacim : saldıran.
   Muhâcir : göç eden, göçmen.
   Muhâcirîn : Medineye göç eden sahabeler.
   Muhaddis : hadîs âlimi.
   Muhaddisin : hadîs âlimleri.
   Muhafaza : koruma.
   Muhafazakâr : koruyucu.
   Muhaffef : hafifletilmiş.
   Muhâfız : koruyan.
   Muhâkât : taklit etme.
   Muhhakemât : akıl yürütmeler, hüküm çıkarmalar.
   Muhâkeme : düşünme, akıl yürütme, hüküm çıkarma, yargılama.
   Muhâkî : benzer.
   Muhakkak : kesin, gerçekleşmiş.
   Muhakkik : araştıran, inceleyen.
   Muhakkikâne : araştırırcasına.
   Muhakkikîn : araştırmacılar, büyük âlimler.
   Muhâl : imkânsız, olması mümkün olmayan.
   Muhâlât : muhaller, imkânsız olmalar.
   Muhâlefet : karşı gelme, ayrı düşünme, uymama.
   Muhâlif : karşı, zıt, aykırı, uymaz.
   Muhâliyet : imkânsız oluş.
   Muhalled : sürekli.
   Muhammed : Peygamberimiz aleyhissalâtü vesselâmın "medhedilen" mânâsındaki ismi.
   Muhammediye : Peygamberimizle ilgili.
   Muhammen : tahmin edilen.
   Muhannes : kadınlaşmış erkek.
   Muhârebât : savaşmalar.
   Muhârebe : savaşma.
   Muhârib : savaşan.
   Muharref : değiştirilmiş, bozulmuş.
   Muharrem : Arabî ayların ilki.
   Muharremât : haram edilen şeyler.
   Muharrer : yazılı, yazılmış.
   Muharrık : yakan, susatan.
   Muharrib : tahrip eden, yıkan.
   Muharrif : değiştiren, bozan.
   Muharrik : hareket ettiren.
   Muharrir : yazar.
   Muhâsama : düşmanlık.
   Muhâsamet : düşmanlık besleme.
   Muhâsara : kuşatma.
   Muhâsebe : hesaplaşma, hesap görme.
   Muhâsım : düşman.
   Muhâsib : hesapçı.
   Muhassal : netice, sonuç, ürün.
   Muhassala : elde edilen sonuç.
   Muhassıl : hasıl eden, neticelendiren.
   Muhassıs : hususileştiren, ayıran.
   Muhassısa : hususileştirici.
   Muhât : kuşatılmış.
   Muhâtab : kendisine söz söylenilen.
   Muhâtabâne : kendisine söz söylenilen kimse gibi.
   Muhâtabîn : kendisine söz söylenenler.
   Muhâtara : korkulu durum.
   Muhâverât : konuşmalar.
   Muhâvere : konuşma.
   Muhavvef : korkulu.
   Muhavvel : ısmarlanmış, değiştirilmiş.
   Muhavvif : korkutan.
   Muhavvil : değiştiren.
   Muhayyel : hayâl edilmiş.
   Muhayyer : seçmeli.
   Muhayyile : hayâl kuvveti.
   Muhayyir : hayret ettiren.
   Muhita : kuşatıcı.
   Muhkemât : sağlam ve mânâsı açık olanlar, kuvvetliler.
   Muhlisâne : muhliscesine.
   Muhtâc : ihtiyacı olan.
   Muhtar : kendi iradesiyle hareket edebilen.
   Muhtariyet : hareket serbestisi olan.
   Muhtasar : kısa.
   Muhtasaran : kısaca.
   Muhtera : yoktan var edilmiş.
   Muhtevâ : iç, öz, mânâ.
   Muhteviyat : içindekiler.
   Muhtıra : hatırlatma.
   Mukabele : karşılık verme.
   Mukabeleten : karşılık vererek.
   Mukabil : karşılık.
   Mukaddem : önceki.
   Mukaddemât : öncekiler, başlangıçlar.
   Mukaddeme : önsöz, başlangıç.
   Mukadder :