Detaylı / Hızlı Arama
Giriş Sayfası Yap / Sık Kullanılanlara Ekle
 
Ana Sayfa
 
 
 
 
 
 
Bediüzzaman
Said Nursi
 
 
 
 
 
 
Risale-i Nur Külliyatı
 
 
 
 
 
 
Haber ve Makale Arşivi
 
 
 
 
 
 
Sorularla
Risale-i Nur ve Bediüzzaman
 
 
 
 
 
 
Kur'an-ı Kerim
 
 
 
 
 
 
Hadis-i Şerif
 
 
 
 
 
 
 
Sahabe-i Kiram
 
 
 
 
 
Son Şahitler
 
 
 
 
 
 
Site İçi Arama
 
 
 
 
 
 
Bize Yazın
 
 
 
 
 
 
Risale-i Nur Linkleri

---------------
 HABER VE MAKALELERE EKLENEN YORUMLAR






--------------- 
E-MAIL GURUBU

E-mail gurubumuza katılın, Sitedeki yenilikler e-mail adresinize gelsin












Onikinci Söz sözler 12. söz

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

وَمَنْ يُؤْتَ اْلحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثِيرًا

[Kur'an-ı Hakîm'in hikmet-i kudsiyesi ile felsefe hikmetinin icmâlen müvazenesi... Hem hikmet-i Kur'aniyenin insanın hayat-ı şahsiyesine ve hayat-ı içtimâiyesine verdiği ders-i terbiyenin gâyet kısa bir fezlekesi... Hem Kur'anın sâir Kelimât-ı İlahiyeye ve bütün kelâmlara cihet-i rüchaniyetine bir işarettir. İşte bu sözde "Dört Esâs" vardır.]

BİRİNCİ ESAS: Hikmet-i Kur'aniye ile hikmet-i fenniyenin farklarına şu gelecek hikâye-i temsiliye dürbünüyle bak:

Bir zaman, hem dindar, hem gâyet san'atkâr bir Hâkim-i Namdar istedi ki: Kur'an-ı Hakîm'i, maânîsindeki kudsiyetine ve kelimâtındaki i’câza şâyeste bir yazı ile yazsın. O mu'ciz-nümâ kamete, hârika bir libas giydirilsin. İşte o Nakkaş Zât, Kur'anı pek acib bir tarzda yazdı. Bütün kıymettar cevherleri, yazısında istimal etti. Hakaikının tenevvüüne işaret için Bâzı mücessem hurufâtını elmas ve zümrüt ile: ve bir kısmını lü'lü ve akik ile ve bir taifesini pırlanta ve mercanla: ve bir nev'ini altun ve gümüş ile yazdı. Hem öyle bir tarzda süslendirip münakkaş etti ki, okumayı bilen ve bilmeyen herkes temaşasından hayran olup istihsan ederdi. Bâhusus ehl-i hakikatın nazarına o sûrî güzellik, mânâsındaki gâyet parlak güzelliğin ve gâyet şirin tezyinatın îşâratı olduğundan, pek kıymettar bir antika olmuştur...


(Orjinal Sayfa: 137)

Sonra o Hâkim, şu Mûsannâ ve murassa Kur'anı, bir ecnebi feylesofa ve bir müslüman âlime gösterdi. Hem tecrübe, hem mükâfat için emretti ki: "Herbiriniz, bunun hikmetine dair bir eser yazınız." Evvelâ o feylesof, sonra o âlim, Ona dair birer kitab te'lif ettiler. Fakat feylesofun

kitabı, yalnız harflerin nakışlarından ve münasebetlerinden ve vaziyetlerinden ve cevherlerinin hâsiyetlerinden ve târifatından bahseder. Mânâsına hiç ilişmez. Çünki o ecnebî adam, arabî hattı okumayı hiç bilmez. Hattâ o müzeyyen Kur'anı, bilmiyor ki bir kitabdır ve mânâyı ifade eden yazıdır. Belki Ona münakkaş bir antika nazarıyla bakıyor. Lâkin çendan arabî bilmiyor fakat çok iyi bir mühendistir, güzel bir tasvircidir, mâhir bir kimyagerdir, sarraf bir cevhercidir. İşte o adam, bu san'atlara göre eserini yazdı.

Amma müslüman âlim ise, Ona baktığı vakit anladı ki: «O, Kitab-ı Mübin'dir, Kur'an-ı Hakîm'dir.» İşte bu hakperest zât, ne tezyinat-ı zâhiriyesine ehemmiyet verdi ve ne de hurûfun nukuşuyla iştigal etti. Belki öyle bir şeyle meşgul oldu ki, milyon mertebe öteki adamın iştigal ettiği mes'elelerinden daha âlî, daha galî, daha lâtif, daha şerif, daha nâfi, daha câmi... Çünki, Nukuşun perdesi altında olan hakaik-i kudsiyesinden ve envar-ı esrârından bahsederek gâyet güzel bir tefsir-i şerif yazdı. Sonra ikisi, eserlerini götürüp o Hâkim-i Zîşan'a takdim ettiler. O Hâkim, evvelâ feylesofun eserini aldı. Baktı gördü ki: O hodpesend ve tabiatperest adam çok çalışmış, fakat hiç hakikî hikmetini yazmamış. Hiçbir mânâsını anlamamış, belki karıştırmış. Ona karşı hürmetsizlik, belki edebsizlik etmiş. Çünki: O menba-ı hakaik olan Kur'anı, mânâsız nukuş zannederek, mânâ cihetinde kıymetsizlik ile tahkir etmiş olduğundan, o Hâkim-i Hakîm dahi onun eserini başına vurdu, huzurundan çıkardı...

Sonra öteki hakperest, müdakkik âlimin eserine baktı gördü ki: Gâyet güzel ve nâfi' bir tefsir ve gâyet hakîmane, mürşidane bir te'liftir. "Âferin, bârekâllah" dedi. İşte hikmet budur ve âlim ve hakîm, bunun sahibine derler. Öteki adam ise, haddinden tecavüz etmiş bir san'atkârdır. Sonra onun eserine bir mükâfat olarak; herbir harfine mukabil, tükenmez hazinesinden "On altun verilsin" irade etti.

Eğer temsili fehmettin ise bak, hakikatın yüzünü de gör:


(Orjinal Sayfa: 138)

Amma o müzeyyen Kur'an ise, şu Mûsannâ kâinattır. O hâkim ise, Hakîm-i Ezelî'dir. Ve o iki adam ise, birisi yâni ecnebisi; ilm-i felsefe ve hükemâsıdır. Diğeri, Kur'an ve şâkirdleridir. Evet Kur'an-ı Hakîm, şu Kur'an-ı Azîm-i Kâinatın en âlî bir müfessiridir ve en belîğ bir tercümânıdır. Evet o Furkan'dır ki: Şu kâinatın sahifelerinde ve zamanların yapraklarında kalem-i kudretle yazılan âyât-ı tekviniyyeyi cin ve inse ders verir. Hem herbiri birer harf-i mânidar olan mevcûdata «Mânâ-yı Harfî» nazarıyla, yâni onlara Sâni hesabına bakar, «Ne kadar güzel yapılmış, ne kadar güzel bir Sûrette Sâniinin cemâline delâlet ediyor» der. Ve bununla kâinatın hakikî güzelliğini gösteriyor. Amma ilm-i hikmet

dedikleri felsefe ise; hurûf-u mevcûdâtın tezyînâtında ve münâsebâtında dalmış ve sersemleşmiş, hakikatın yolunu şaşırmış... Şu kitab-ı kebîrin hurûfâtına «Mânâ-yı Harfî» ile, yâni Allah hesabına bakmak lâzım gelirken; öyle etmeyip «Mânâ-yı İsmî» ile, yâni mevcûdâta mevcûdât hesabına bakar, öyle bahseder. "Ne güzel yapılmış"a bedel, "Ne güzeldir" der, çirkinleştirir. Bununla kâinatı tahkir edip, kendisine müştekî eder. Evet dinsiz felsefe, hakikatsiz bir safsatadır ve kâinata bir tahkirdir...

İKİNCİ ESAS: Kur'an-ı Hakîm'in hikmeti, hayat-ı şahsiyeye verdiği terbiye-i ahlâkıyye ve hikmet-i felsefenin verdiği dersin müvâzenesi:

Felsefenin hâlis bir tilmizi, bir firâvundur. Fakat menfâati için en hasis şeye ibâdet eden bir firâvun-u zelildir. Her menfaatli şey'i kendine «Rab» tanır. Hem o dinsiz şâkird, mütemerrid ve muanniddir. Fakat bir lezzet için nihayet zilleti kabûl eden miskin bir mütemerriddir. Şeytan gibi şahısların, bir menfaat-ı hasîse için ayağını öpmekle zillet gösterir denî bir muanniddir... Hem o dinsiz şâkird, cebbar bir mağrurdur. Fakat kalbinde nokta-i istinad bulmadığı için zâtında gâyet acz ile âciz bir cebbar-ı hodfüruştur... Hem o şâkird, menfaatperest hodendiştir ki: Gaye-i himmeti, nefs ve batnın ve fercin hevesâtını tatmin ve menfaat-ı şahsiyesini, Bâzı menfaat-ı kavmîyye içinde arayan dessâs bir hodgâmdır.

Amma hikmet-i Kur'anın hâlis tilmizi ise; bir abd'dir. Fakat âzâm-ı mahlûkata da ibâdete tenezzül etmez. Hem cennet gibi âzâm-ı menfaat olan bir şey'i, gaye-i ibâdet kabûl etmez bir abd-i azizdir. Hem hakikî tilmizi mütevâzidir; selim, halimdir. Fakat Fâtırının gayrı-

(Orjinal Sayfa: 139)

na, daire-i izni haricinde ihtiyârıyla tezellüle tenezzül etmez. Hem fakir ve zaîftir, fakr ve za'fını bilir. Fakat onun Mâlik-i Kerim'i, ona iddihar ettiği uhrevî servet ile müstağnîdir ve Seyyidinin nihayetsiz kudretine istinad ettiği için kavîdir... Hem, yalnız livechillah, rızâ-i İlahî için, fazilet için amel eder, çalışır... İşte iki hikmetin verdiği terbiye, iki tilmizin müvâzenesiyle anlaşılır...

ÜÇÜNCÜ ESAS: Hikmet-i felsefe ile hikmet-i Kur'aniyenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeler:

Amma hikmet-i felsefe ise, hayat-ı içtimaiyede nokta-i istinâdı, «Kuvvet» kabûl eder. Hedefi, «menfaat» bilir. Düstur-u hayatı, «Cidal» tanır. Cemâatlerin râbıtâsını, «Unsuriyet, menfî milliyeti» tutar. Semerâtı ise, «Hevesât-ı nefsaniyeyi tatmin ve hâcât-ı beşeriyeyi tezyid»dir. Halbuki: kuvvetin şe'ni, «Tecavüzdür.» Menfaatın şe'ni, her arzuya kâfi gelmediğinden üstünde «Boğuşmaktır.» Düstur-u cidâlin şe'ni, «çarpışmaktır». Unsuriyetin şe'ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan, «Tecavüzdür»... İşte bu hikmettendir ki: Beşerin saadeti selb olmuştur.

Amma hikmet-i Kur'aniye ise, nokta-i istinâdı, kuvvete bedel «Hakk»ı kabûl eder.

Gayede menfaate bedel, «Fazilet ve Rızâ-yı İlahî"yi kabûl eder. Hayatta düstur-u cidal yerine.

«Düstur-u teâvün»ü esâs tutar. Cemâatlerin rabıtalarında; unsuriyyet, milliyet yerine «Rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî» kabûl eder. Gayâtı; hevesât-ı nefsâniyyenin tecavüzâtına sed çekip, ruhu maaliyâta teşvik ve hissiyyât-ı ulviyyesini tatmin eder ve insanı kemâlât-ı insâniyyeye sevk edip insan eder. Hakkın şe'ni, «İttifaktır» Fazîletin şe'ni, «Tesânüddür.» Düstur-u teavünün şe'ni, «Birbirinin imdadına yetişmektir.» Dinin şe'ni, «Uhuvvettir» «İncizabdır». Nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu Kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni, «Saadet-i Dareyndir»...

DÖRDÜNCÜ ESAS: Kur'anın, bütün kelimât-ı İlahiye içinde cihet-i ulviyyetini ve bütün kelâmlar üstünde cihet-i tefevvukunu anlamak istersen şu iki temsile bak:

Birincisi: Bir sultanın iki çeşit mükâlemesi, iki tarzda hitâbı vardır. Birisi; âdi bir raiyet ile cüz'î bir iş için, hususî bir hâcete dâir, has bir telefonla konuşmaktır. Diğeri; saltanat-ı uzmâ ünvânıyla ve hilâfet-i kübrâ namıyla ve hâkimiyet-i âmme haysiyetiyle evâmirini etrafa neşir ve teşhir maksadıyla bir elçisiyle veya


(Orjinal Sayfa: 140)

büyük bir memuruyla konuşmaktır ve haşmetini izhar eden ulvî bir fermanla mükâlemedir.

İkinci Temsil: Bir adam, elinde bir âyineyi güneşe karşı tutar. O âyine miktarınca bir ışık ve yedi rengi câmi' bir ziya alır. O nisbetle Güneşle münasebettâr olur, sohbet eder ve o ışıklı âyineyi, karanlıklı hânesine veya dam altındaki bağına tevcih etse; güneşin kıymeti nisbetinde değil, belki o âyinenin kabiliyeti miktarınca istifade edebilir. Diğeri ise, hânesinden veya bağının damından geniş pencereler açar. Gökteki güneşe karşı yollar yapar. Hakikî güneşin daimî ziyasıyla sohbet eder, konuşur ve lisan-ı hal ile böyle minnettarane bir sohbet eder. Der: «Ey yeryüzünü ışığıyla yaldızlayan ve bütün çiçeklerin yüzünü güldüren dünya güzeli ve gök nazdârı olan nâzenin güneş! Onlar gibi benim hâneciğimi ve bahçeciğimi ısındırdın, ışıklandırdın.» Halbuki; âyine sahibi böyle diyemez. O kayıd altındaki güneşin aksi ise, âsârı mahduddur. O kayda göredir... İşte bu iki temsilin dürbünüyle Kur'ana bak... Tâ ki: İ'cazını göresin ve kudsiyetini anlayasın...

Evet Kur'an der ki: «Eğer yerdeki ağaçlar kalem olup, denizler mürekkeb olsa, Cenâb-ı Hakk'ın kelimâtını yazsalar, bitiremezler.» Şimdi şu nihayetsiz kelimât içinde en büyük makam, Kur'ana verilmesinin sebebi şudur ki: Kur'an, İsm-i A'zamdan ve her ismin âzamlık mertebesinden gelmiş. Hem bütün âlemlerin Rabbi itibariyle Allah'ın kelâmıdır. Hem bütün mevcûdâtın ilâhı ünvanıyla Allah'ın fermânıdır. Hem Semâvat ve Arz'ın Hâlıkı haysiyetiyle bir hitabdır. Hem Rububiyyet-i Mutlaka cihetinde bir mükâlemedir. Hem Saltanat-ı Amme-i Sübhaniye hesabına bir «Hutbe-i Ezeliyedir.» Hem rahmet-i vâsia-i muhita noktasında, bir defter-i iltifâtât-ı Rahmâniyyedir. Hem ulûhiyetin âzamet-i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bâzan şifre bulunan bir muhâbere mecmuasıdır. Hem İsm-i A'zamın muhitinden nüzul ile Arş-ı A'zamın bütün muhatına bakan, teftiş eden hikmetfeşan bir «Kitab-ı Mukaddestir.» İşte bu sırdandır ki, Kelâmullah ünvânı kemâl-i liyâkatla Kur'ana verilmiş...

Amma sâir Kelimât-ı İlahiye ise: Bir kısmı, has bir îtibar ile ve cüz'î bir ünvan ve hususî bir ismin cüz'î tecellisi ile; ve has bir Rububiyyet ile ve mahsus bir saltanat ile ve hususî bir rahmet ile zâhir olan kelâmdır. Husûsiyyet ve külliyet cihetinde dereceleri muhteliftir. Ekser ilhamât bu kısımdandır. Fakat derecatı çok


(Orjinal Sayfa: 141)

mütefâvittir. Meselâ, en cüz'îsi ve basiti, hayvânatın ilhâmatıdır. Sonra, avâm-ı nâsın ilhâmâtıdır. Sonra, avâm-ı melâikenin ilhâmâtıdır. Sonra, evliya ilhâmâtıdır. Sonra, melâike-i îzam ilhâmâtıdır. İşte şu sırdandır ki: Kalbin telefonuyla vasıtasız münacât eden bir velî der: حَدَّثَنىِقَلْبىِعَنْرَبِّى Yâni: «Kalbim benim Rabbimden haber veriyor.» Demiyor: «Rabb-ül Âlemîn'den haber veriyor.» Hem der: «Kalbim, Rabbimin âyinesidir, arşıdır.» Demiyor: «Rabb-ül Âlemîn'in arşıdır.» Çünki: kabiliyeti miktarınca ve yetmiş bine yakın hicabların nisbet-i ref'i derecesinde mazhar-ı hitab olabilir. İşte bir padişahın saltanat-ı uzmâsı haysiyetiyle çıkan fermânı, âdi bir adamla cüz'î bir mükâlemesinden ne kadar yüksek ve âlî ise; ve gökteki güneşin feyzinden istifâde, âyinedeki aksinin cilvesinden istifâdeden ne derece çok ve fâik ise; Kur'an-ı Azîmüşşan dahi, o nisbette bütün kelâmların ve hep kitabların fevkindedir.

Kur'andan sonra ikinci derecede Kütüb-ü Mukaddese ve Suhuf-u Semâviyyenin dereceleri nisbetinde tefevvukları vardır. O sırr-ı tefevvuktan hissedârdırlar. Eğer bütün cin ve insanın Kur'andan tereşşuh etmeyen bütün güzel sözleri toplansa; yine Kur'anın mertebe-i kudsiyesine yetişip tanzir edemez. Eğer Kur'anın İsm-i A'zamdan ve her ismin âzamlık mertebesinden geldiğini bir parça fehmetmek istersen: Âyet-ül Kürsî ve âyet-i وَعِنْدَهُمَفَاتِحُالْغَيْبِ

ve âyet-i قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ اْلمُلْكِ

ve âyet-i يُغْشِى اللَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِهِve âyet-i يَآ اَرْضُ ابْلَعِى مَاءَ كِ وَيَا سَمَاءُ اَقْلِعِى

ve âyet-i تُسَبِّحُ لَهُ السَّموَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ

ve âyet-i مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ


(Orjinal Sayfa: 142)

ve âyet-i اِنَّا عَرَضْنَا اْلاَمَانَةَ عَلَى السَموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاْلجِبَالِ

ve âyet-i يَوْمَ نَطْوِى السَّمَآءَ كَطَىِّ السِّجِلِّلِلْكُتُبِ

ve âyet-i وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَاْلاَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِve âyet-i لَوْ اَنْزَلْنَا هذَا الْقُرْاَنَ عَلَى جَبَلٍ لَرَاَيْتَهُ

gibi âyetlerin küllî, umumî, ulvî ifadelerine bak...

Hem başlarında اَلْحَمْدُ لِلَّهِ veyahut سَبَّحَُ bulunan sûrelerin başlarına dikkat et. Tâ, bu sırr-ı azîmin şuâını göresin. Hem آلم lerin ve آلر larınve حم lerin fatihalarına bak; Kur'anın, Cenâb-ı Hakk'ın yanında ehemmiyetini bilesin.

Eğer şu «Dördüncü Esâs»ın kıymettar sırrını fehmettin ise; Enbiyaya gelen vahyin ekseri melek vasıtasıyla olduğunu ve ilhâmın ekseri vasıtasız olduğunu anlarsın. Hem en büyük bir veli, hiç bir nebînin derecesine yetiâmediğinin sırrını anlarsın. Hem Kur'anın âzametini ve izzet-i kudsiyetini ve ulviyet-i i'câzının sırrını anlarsın. Hem Mi'racın sırr-ı lüzûmunu, yâni tâ Semâvâta, tâ Sidret-ül Müntehâ'ya, tâ Kab-ı Kavseyn'e gidip, اَقْرَبُاِلَيْهِمِنْحَبْلِالْوَرِيدِ olan Zât-ı Zülcelâl ile münacât edip, tarfet-ül ayn'da yerine gelmek sırrını anlarsın... Evet şakk-ı kamer, nasılki bir mu'cize-i risâletidir; nübüvvetini cin ve inse gösterdi. Öyle de: Mi'rac dahi, bir mu'cize-i ubûdiyyetidir: Habibiyyetini, ervah ve melâikeye gösterdi...

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلَى اَلِهِ كَمَا يَلِيقُ بِرَحْمَتِكَ وَبِحُرْمَتِهِ آمِينَ


* * *

2004 Okuma
 

BÖLÜMLER Bize yazın | Risale-i Nur | Sorularla Risale-i Nur | Kur'an-ı Kerim | Kütüb-ü Sitte | Ana Sayfa