|
www.risale-inur.org
Resim Galerisi
|
MEHMED
FEYZİ PAMUKÇU
l9l2'de
Kastamonu'da doğdu. İlim ve takva sahibi bir zattır.
Bediüzzaman'a
altı yıl hizmet etti. 1943 Denizli, 1948 Afyon'da Bediüzzaman'la
birlikte tevkuf bulundu.
1990
yılında Hakkın rahmetine kavuştu.
Anadolu'yu
aydınlatanlar
Çok
şükür bu mübarek topraklarda aziz insanlar hâlâ yaşamaktadırlar.
Anadolu'nun her yanında bu maneviyat erlerini görmek ve onları
ziyaret etmek, bunalan ruhlara hayat vermektedir.
Vatan
köşelerini, her gezişimde bu hakikatı kalbimin her zerresiyle
duymaktayım.
"Anadolu'yu
aydınlatanlar" dün olduğu gibi bugün de aydınlatmaktadırlar.
Ümidimiz ve inancımız odurki, bu maneviyat kandilleri kıyamete
kadar nurunu bu şehit topraklarından eksiltmeyeceklerdir.
Yüzlların
sinesine yerleşen bu nur çırağları, bu İslâm milletinin karanlık
yollarına ışık serpmektedirler.
Bin
yıl evvel Anadolu İslâma vatan yapan onlardı.
Ulu
gazilere yol gösteren onlardı.
Geçtikleri
yerleri mamurelerle donatan onlardı.
Kurşun
kubbeleri merdiven yaparak Hakka kanat açanlar onlardı.
Nurdan
minarelerle Allah'ın şanını ilân edenler onlardı.
Onlar,
erenler, ermişler, kendilerini Hakka vermişler, bu ülkenin
tapusu oldular, yapısı oldular.
1975
ilkbaharında bazı arkadaşlarla, şevk ve sevinç içerisinde
memleketimizin zünrüt ormanlarından geçerek bu şehrimize gidiyorduk.
Daha evvelki seneler de aynı gaye, aynı maksat için üç defa
yine gitmiştik Kastamonu'ya...
Her
defasında Nasrullah Camiinin şadırvanlarında abdest alırken,
aynı yerde abdest alıp, namaz kılan, sekiz senesini bu menfâda,
bu gurbette, bu sürgünde, bu şehirde geçiren asrımızın Üstadını
düşünürdüm. Yüksek kalesi, sakin cadde ve sokaklarıyla Kastamonu
küçük bir Anadolu beldesidir.
Üç
Feyzi'den biri: Mehmed Feyzi Pamukçu
Sizlere
bu menzilden tanıtmak istediğim mübarek şahsiyet ise, Hacı
Mehmed Feyzi Pamukçu Efendi'dir.
Uzun
boylu, nuranî çehreli, ak sakalı ile Mehmed Feyzi Efendi Nur
Risalelerine hizmet eden, Bediüzzaman'a gönül veren, ehl-i
ilim ehl-i takva bir zattır.
Nur
manzumesinde Ahmedler vardır. Mehmetler vardır, Sabriler vardır,
Tahirler vardır, Feyziler vardır,
Bu
Feyzilerden birisi de Mehmed Feyzi'dir.
Ahmet
Feyzi Kul
Hasan
Feyzi Yüreğil.
Mehmet
Feyzi Pamukçu.
1912
yılında Kastamonu'da doğan Mehmed Feyzi Efendi, 1943'de Denizli,
l948'de Afyonkarahisar hapishanelerinde Üstad'ı ile birlikte
bulunmuştu.
"Risale-i
Nur ve Bediüzzaman hakkında Türk Hakiminin Millet Adına Verdiği
Kararlar-Ehl-i Vukuf Raporları ismi altında 1962 senesinde
Avukat Bekir Berk'in neşrettiği kitabın 'Kaziye-i Muhakeme
Denizli Ağır Ceza Mahkemesi' başlığı altında verilen bir beraat
kararında kimliği şöyle takdim ediliyordu.
"Kastamonu
Müderris Atabey köyünden İzzet oğlu 1328 doğumlu 6.10.1943'den
beri mevkuf, sabıkasız Mehmed Feyzi Pamukçu."
Kendilerini
muhtelif tarihlerdeki ziyaretlerimin sonuncusu 13 Nisan 1975
tarihinde olmuştu.
Bediüzzaman'la
olan beraberliğinin hatıralarını mezkûr tarihin gecesinde
geç saatlere kadar anlatmıştı. Bu notlara göre muhterem Mehmed
Feyzi Pamukçu hatıralarını şöyle anlatmaya başlamıştı:
Beni
Nurlara celbeden 32. Söz olmuştu.
"İlk
defa 1937 senesinde İstanbul'da Kastamonulu bir adam 'Kastamonu'ya
bir hoca geldi' diye Üstaddan bahsetmişti. Daha sonraları
Kastamonu'ya geldikten bir sene kadar geçmişti ki, Üstadı
tanımak şerefine erdim. Beni nurlara celbeden Otuz İkinci
Söz olmuştu. Daha evvel Arapça bildiğim için Hizbü'n-Nurî'yi
vermişti. Otuz İkinci Söz'ü okuduğum zaman yattığımda bir
rüya görmüştüm. Büyük bir şose, hava ise sümbülî, alakaranlık.
Kalabalık insanlar. Bu asrın vazifeli şahsiyeti geliyor. Ekin
biçildiği zaman çıkan tırpan sesi işitiyorum. Hışırtı devam
ediyordu. Daha sonraki senelerde Üstad'la beraber tevkif edilip
Denizli'ye gittiğimiz zaman aynen o yolu orada gördüm. Nazif
Çelebi'deki Üstad'ın abası rüyadaki aynı aba idi...
"Üstadın
bir kerametini gözlerimle gördüm"
"Denizli
hapishanesinde mahkeme gidip gelişlerimizi hatırladım.
"İkişer
kişi halinde kelepçe takarlardı. Her duruşmada çeşitli arkadaşlarla
kelepçelenirdik. Bir gün beni Üstad'la beraber bağladılar.
Mahkemeye gidiyorduk. Tam kabristanın yanından geçerken Üstad
Fatiha diyerek okumaya başladı. Kelepçe, zincirli ve asma
kilitliydi. Yan gözümle Üstad'a baktım. Fatihayı okuduktan
sonra ellerini yüzüne sürdü. Elimiz beraber bağlı olduğu halde
benim elim kalkmadı. Bunu Üstad'ın bir kerameti olarak bizzat
müşahede ettim.
"Üstad,
herkesi kendi mertebesine hizmete sevk ve idare ederdi"
"Üstad
kinini medh ü sena ile, kimini takdirle, kimini de takbihle
idare etmişti. İşte bu idarecilik bir kemal alâmetidir. Herkesi
kendi mertebesinde idare ederdi.
"İkinci
Cihan Harbinde İstanbul'da yedi ay kadar ihtiyat askerliği
yaptım. Fatih'te bulunmuştuk. Terhis olduktan sonra orada
kalmak istiyordum. Kardeşiniz Tahsin (Aydın) bana mektup yazmıştı.
Üstad mektubun altına şu notu kaydetmişti:
"Feyzi
kardaşım, İstanbul Eski Said'i bilir. Yeni Said'in kardaşı
Feyzi'yi aldatıp kendine çekmesin. Senin orada kalmana Risale-i
Nur razı değil!... " Bu notu kırmızı kalemle, yeni bir
uçla yazmıştı, kendi hattıydı.
"Üstad
Fevzi'yi Feyzi yapmıştı"
"Üstad'la
beraber bulunduğumuz yılların hatıraları hülasaten şöyledir:
"Eskiden
ismim Mehmet Fevzi idi. Üstad, 'Mehmet Feyzi olsun' dedi ve
öyle oldu.
"Üstad,
dağda hastalanmıştı"
"Bir
gün dışarıdan bir kadın, 'Hoca Efendi seni çağırıyor' diye
bana bildiriyordu. Uykudan kalkarak kapıya baktığımda kimsecikler
yoktu. Hemen kalkıp evine gittim. Fakat evde kimsecikler yoktu.
Arkadaşlarla dağa gitmiş. Ben de dağa gittim. Üstad beni görünce,
'Nereden çıktın sen?' dedi. Ben de 'Siz çağırtmışsınız' dedim.
'Hayır ben çağırtmadım', dedi. Dağda hastalanmıştı. Ata binerek
eve getirdik.
"Yolda
atın üzerinde bile Risale tashih ederdi"
"Mektupları
ve risaleleri dağda veya evde tebyiz ederdim bazan da kendi
ağzından yazardım. Atla dağa giderken yolda bile boş durmazdı.
Siyah bir atı vardı, hayvanın üzerinde eserleir tashih edeceği
zaman dizginini tutmadığımız halde at kendiliğinden dururdu.
"Kırda
namaz kılıyorduk. Namaz esnasında yanımıza iki camus geldi.
İki-üç metre kadar yaklaştılar. Ben kortum ve telaşlandım.
Namazdan sonra Üstad bana: 'Senin telaşın benim namazımı da
teşviş etti' dedi."
Üstad
Bediüzzaman'la bulunduğu günlerde hasretle anan Mehmed Feyzi
Efendi, hatıralarını anlatırken dertleniyor:
"Demler
o demler, zaman o zaman idi..." diyerek Bediüzzaman'la
geçen mesut zamanlarını hasret hisleriyle anıyordu.
"Arabî-Türkî
kendi eserlerinin tamamını Üstad'a okudum"
"Arabî
ve Türkî kendi eserleri olan Risale-i Nurların tamamını kendisine
baştan sona okudum. işte ben bununla iftihar ederim.
"Asiye
Hanım (Mülazımoğlu), dedesi Küçük Aşık'ın Mevlânâ Halid Hazretlerinden
aldığı cübbeyi getirmişti. Cübbeyi yıkadım, suyunu kabristana
döktüm. Hayatta iftihar ettiğim bir husus da budur.
"Nurları
köşe bucak saklardık. Beşinci Şua'yı kömürlerin içine saklamıştık.
Tevhid Risalesinin ilk müsveddesini ise Vali Avni Doğan aldı.
"Üstad'a
en ziyade Avni Doğan eziyet ederdi"
"Üstad'a
en ziyade sıkıntı veren Avni Doğan'dı. Vali Mithat onun kadar
eziyet etmemişti. Mithat Altıok, İttihad ve Terakki fırkasında
kâtipmiş. Üstad'ı o zamanlardan tanıyordu. Belediye Reisinin
evinde Üstadla görüşmek istedi, fakat Üstad görüşmeyi kabul
etmedi.
"Fevzi,
Kaza-i İlâhidir"
"Denizli
hapsinden sonra, yeşille beyaz karışımı bir sarık sarmıştı.
Pencereden bana şöyle seslenmişti :
"Fevzi
kaza-i İlâhidir..."
"Kastamonu'dan
ayrılırken müddeiumumilikte (savcılıkta) ikindi namazını kılarak
çıkmıştı. Giderken 'Allahasmarladık' diye başlayan bir mektup
yazmıştı.
"Polis
müdürü, Şükrü Bey diye bir zattı. Mithat Altıok on dokuz gün
ifadem alınırken yanımda bulundu.
"İfadem
alınırken Üstad'ı kastederek, 'Akşam evinde kırk baklava tepsisi
vardı' diyorlardı. Ben de 'Yalan söylemeyin' diye cevap verdim.
"Bir
yerde şöyle bir not bulmuşlardı:
"İstanbul'dan
kitap geldi, kerameti gözüktü!' Bu kitapları kim getirdi diye
çok sorup sıkıştırdılar.
"Bir
akşam başkomiser gelip beni çağırdı.
"Ne
yaptınız?' diye sordu.
"Ne
yapacağız? Yatsı namazını kıldık...'
"Kim
geldi?'
"Bilmiyorum,
karanlıktı' diye cevap verdim.
"Ezanı
kim okudu?'
"Ben
okudum.'
"Bu
ifadelerden sonra, rahmetli Emin Bey'e söyledim: 'Ben böyle
dedim, şayet sana da sorarlarsa sen de böyle, söyle', dedim.
"Arapça
mı okudun?' diye sordular. 'Evet' demiştim. 'Bunun suçu yoktur.
Kendi evimde, kapalı yerde istediğim şekilde okurum.'
"Emin
Bey ne sordularsa hepsini biliyorum, diye cevap vermiş.
"Emin
Bey'i, 'Yalan söylüyorsun' diye tokatlamışlar.
"Çaycı
Emin'in büyük bir ihlas ve sadakatı vardı"
"Çaycı
Emin Bey, ümmî olduğu halde öyle bir sadakat gösterdi ki kemal-i
ihlâs sahibiydi. Yüksek bir meziyeti vardı... Benden üstündü.
"İfadelerimiz
alınırken kamış kalemle, demir uçlarla çeşitli yazılar yazdırdılar.
Tâ ki ellerindeki kitapları kimin yazdığını tesbit edebilmek
için...
"Vali
Avni Doğan, alıp götürdüğü Risalenin aslını bir daha vermedi.
Dosyamızın kalınlığı yerden bir sandalye yüksekliğinde olmuştu.
"Üstad
istidasını geri almıştı"
"Denizli'de
Mahkeme Reisi Ali Rıza Bey (Balaban) kademe kademe anfi gibi
sıralar yaptırmıştı.
"Üstad
hastalığını ileri sürerek 'mahkemeye gelemeyeceğim' diye istida
vermişti. Sonra mahkemenin müsbet halini görünce 'İstidamı
reddediyorum!' dedi. Reis: 'Ey Said Efendi, istidayı geri
mi alıyorsun?' diye tebessümle mukabele etti.
"Bir
celsede müddeiumumi Üstad'ın oturuşuna itiraz etti. 'Mahkemenin
nizamını bozuyor' dedi.
"Ali
rıza Efendi ise, 'Doğru oturunuz' deyince; Üstad 'hastayım'
diye cevap verdi.
"Reis,
müddeiumumiye dönerek: 'Hastaymış ne yapalım? dedi. Sonra
da 'Siz gidin istirahat edin' diye bir gardiyanla Üstad'ı
gönderdiler.
"Bediüzzaman
ve talebeleri hapishaneyi mektebe çevirdiler"
"Denizli'de,
müddeiumuminin muavini adliye vekiline telgraf çekmiş: 'Bediüzzaman
ve talebeleri hapishaneyi bir mektebe çevirdiler!' diye.
"Üstad,
'Hapishanenin mektep olmasından memnun olunsun' diyordu.
Beylerbeyi
Süleyman hapisten nasıl kaçmıştı?
"Hapishanede
Beylerbeyli Süleyman Hünkar ve arkadaşları kaçmak istiyorlardı.
Süleyman: 'Deve bile olsa ben yine buradan kaçırırım' diyordu.
Üstada, 'hoca ammi' diye hitap ederdi. Daha sonraki senelerde
(1948) biz Afyon hapsindeyken Süleyman hapisten kaçarak Kastamonu'ya
Sadık Bey'in yanına gelmiş, bizleri aramış sormuş. Sadık Bey,
'Nasıl kaçtın' deyince: 'Üstadın Esmâ-yı Hüsnâ manzumesini
Feyzi Efendi yazmıştı, onu muska yaparak kaçtım!' diye cevap
vermiş.
İdamlıklar
nurlarla imanlarını kurtarmışlardı
"Hapishanede
mahkûmlar bize dualar yazdırmak istiyorlardı. Delâil-i şerifi
yazmıştım. Ağır cezalılardan İbrahim bunu muska yaparak kaçmak
istiyordu. Ben de 'Böyle şeylerle kaçılmaz. Eğer kaçılsaydı
biz kendimiz kaçarız!" diye latife yollu cevap vermiştim.
Daha sonra İbrahim'i idam ettiler. Bir çok mahkûmları kötü
vaziyetten kurtarmıştık. Pislikten, kötü hayattan Kur'ân okuyarak,
Nurları okuyarak kurtuldular.
"Bazılarını
Kur'ân okurken, bazılarını tesbihat yaparken, bazılarını ise
namazdan alıp götürdüler, idam ettiler. Kumardan ve diğer
fenalıklardan alıp götürselerdi, ne olurdu biçarelerin hali?
"Üstad'
yeni yazı ile Risaleleri yazın' deyince, bazıları itiraz ettiler.
Sadık Bey ise, sadakatle, 'Üstad ne derse o olsun' diyordu.
"Nurcu
ismini ilk defa Afyon'da duydum"
"Denizli'den
sonra ise, l948 senesinde Üstadla birlikte ilk defa bizi Afyon
hapishanesine gönderdiler. Gece vakti tevkif ettiler. O zamana
karşı Nurcu ismini duymamıştım. İlk defa Nurcu tabirini Afyon'da
duydum.
"Afyon'da
hepimizi bir nezaret odasına koymuşlardı. Üstad bizleri, talebelerine
göstererek: 'Bu on Said kadar hizmet etmiştir. Şu yüz Said
kadar hizmet etmiştir!' diye iltifat ediyordu."
Resim
Galerisine Dön
Ana
Sayfaya Dön
|