|
www.risale-inur.org
Resim Galerisi
|
Üstad
Hazretlerinin Talebesi Merhum Bayram YÜKSEL.
Bayram Yüksel bahtiyarlar
kadrosundan bir zattır. Bediüzzaman'ın uzun yıllar hizmetinde
bulunmak şerefine eren, mâneviyat erlerinden birisidir 1950'den
sonra araya giren Kore askerliği, 1958'de tevkifi ve bazı
fasılalar hariç hep Nur Üstadın hizmetinde ve yanında bulunmuştu.
Bizzat
Kendi ağzıdan hatıraları aşağıda arzederken merhum Bayram
YÜKSEL ağabeyimizi rahmetle yadediyoruz.
"Afyon
Hapishanesi'nde"
"O
zamanlar henüz 16 yaşında idim. Bilhassa Zübeyir Ağabeyin
benim üzerimdeki tesiri çok fazladır. Risale-i Nur'un düsturları
ve hizmet tarzı hakkında Zübeyir Ağabeyden çok istifade ettim.
Ahmed Feyzi Ağabey, Mustafa Osman, Hıfzı Bayram, Mustafa Sungur,
Çalışkanlar hanedanından Osman Çalışkan, Mehmet Çalışkan,
Halil Çalışkan, Ceylân Çalışkan, Mustafa Acet, İbrahim Fakazlı
v.s. çok ağabeylerle beraber hapishanede, daima meşguliyetimiz
Nur Risalelerini yazmaktı. Üstadın bulunduğu koğuşa gittiğimizde
arı kovanı gibi seslerin geldiğini duyardık. Bu sesler Üstadımızın
evrad, ezkar dua ve niyaz sesleri idi. Gecenin hangi saatinde
baksak ışığının yandığını görür, zikir sesleri işitirdik.
Devamlı Üstadımızı düşünür, her fırsatta ziyaret edip elini
öpmek, duasını almak isterdik. Gardiyanlar ise bize mani olurlar,
hakaret ederlerdi. 'Sen de bunun arkasından gidiyorsun, bu
Kürd'e tapıyorsun' diye bana tokat atarlardı. Şefkatli Üstadımız
da benim gibi bir bîçareyi teberrükleriyle taltif ederdi.
Maddî kıymeti küçük olan bu hediyeler hayatımın en kıymetli
nâdide yâdigârlarıdır. Hapishanede idareciler bize eziyet
ettikleri zaman Üstadımız çok üzülürdü. Ceylân Ağabey, çok
şefkatli, çok cesur, çok tedbirli idi. Bizleri şevklendirir,
daima hizmete teşvik ederdi.
"15.
Şuâ'dan Elhüccetü'z-Zehra Afyon Hapishanesin'de telif edilmiştir.
Telif esnasında zaman zaman Üstadın penceresinin altından
geçerdik. Üstadımız pencereden bakar, bizleri gördüğü anda
bulduğu küçük kağıt parçalarına yazdığı kısmıları kibrit kutusuna
koyarak, bize atardı. Biz de bu parçaları hemen ağabeylere
verirdik. Önce onlar yazarlardı, sonra biz çoğaltmaya başlardık.
Birimiz yazdı mı, diğerimize verir, o gün bütün oradaki ağabeylerimize
ulaşırdı. Böyle böyle, yazılanlar muhafaza edilip, çoğaltılırdı.ağabeylerle
beraber hapishanede, daima meşguliyetimiz Nur Risalelerini
yazmaktı. Üstadın bulunduğu koğuşa gittiğimizde arı kovanı
gibi seslerin geldiğini duyardık. Bu sesler Üstadımızın evrad,
ezkar dua ve niyaz sesleri idi. Gecenin hangi saatinde baksak
ışığının yandığını görür, zikir sesleri işitirdik. Devamlı
Üstadımızı düşünür, her fırsatta ziyaret edip elini öpmek,
duasını almak isterdik. Gardiyanlar ise bize mani olurlar,
hakaret ederlerdi. 'Sen de bunun arkasından gidiyorsun, bu
Kürd'e tapıyorsun' diye bana tokat atarlardı. Şefkatli Üstadımız
da benim gibi bir bîçareyi teberrükleriyle taltif ederdi.
Maddî kıymeti küçük olan bu hediyeler hayatımın en kıymetli
nâdide yâdigârlarıdır. Hapishanede idareciler bize eziyet
ettikleri zaman Üstadımız çok üzülürdü. Ceylân Ağabey, çok
şefkatli, çok cesur, çok tedbirli idi. Bizleri şevklendirir,
daima hizmete teşvik ederdi.
Kasap
Tahir: "Kasap
Tahir Afyonlu bir eşkıya idi. İri yarı, cesur, gözünü budaktan
sakınmayan belâlı bir kimse idi. Afyon'u haraca kesmiş, herkes
onun korkusundan tir tir titriyordu. Hanımına sataşan birisinin
kafasını kopardığı için kendisine 'Kasap Tahir' diyorlardı.
Çeşitli suçlardan tevkif edilmiş ve idama mahkûm olmuştu.
Kararı temyiz ettiği için Temyiz Mahkemesi'nin kararını bekliyordu.
Elinde, ayağında ve boynunda demir prangalar vardı. Bahçeye
teneffüse de bunlarla çıkardı. Dördüncü koğuşun hâkimi o idi."Birgün
Üstadımızı ziyaret etmiş, Üstadımız kendisine 'Sen namaza
başla, ben sana dua edeceğim. Sen inşaallah kurtulacaksın'
demiş, bunun üzerine Kasap Tahir, hemen namaza başlamıştı."O
vahşi insan, Nurların dersiyle kısa zamanda ıslâh oldu."Ağırbaşlı
ve kimseyi üzmez bir hale geldi. Hattâ Tahirî Ağabey ve Refet
Ağabeye hizmet ederdi. Onlarla beraber yemek yerdi, onların
yemeğini yapardı. Namaz kılanları koğuşun en iyi yerinde yatırırdı.
Nur Talebelerine çok hürmetkâr davranıyordu. Herkes ondaki
bu değişikliğe hayret ediyor, en yakın arkadaşları, 'Bu adam
nasıl bu hale geldi?' diye hayretlerini izhar ediyorlardı."Nihayet
Temyiz Mahkemesi'nden cevap geldi. Kasap Tahir idamdan kurtulmuştu.
Temyiz, Afyon Ağır Ceza Mahkemesi'nin idam kararını bozmuş,
30 yıl hapse çevirmişti. Sonra da 1950'de umumî af çıkınca,
Kasap Tahir tahliye edildi. Buna çok sevinen Kasap Tahir,
'Benim kurtuluşum Hoca Efendinin kerametidir' diyordu.
"1951
senesinde Ceylân Çalışkan Ağabeyle benim askerliğim gelmişti.Üstadımız
da o günlerde Eskişehir'de Yıldız Oteli'nde kalıyordu. Elini
öpüp müsaadelerini aldık. Ceylân Ağabeyle Emirdağ'a beraber
geldik. Ben köye gittim. O Emirdağ'da kaldı. Benim askerliğim
İskenderun'a çıktı. Onunki Siirt'e çıktı. Hüsnü kardeşimiz
de Urfa'ya gitmişti. Bilâhare benim kur'am Kore'ye çıktı.
Emirdağ'a gidip Üstadımıza Kore'ye kur'amın çıktığını anlattım.
Üstadımız çok sevindi. 'Tamam, ben bir Nur Talebesini Kore'ye
göndermek istiyordum. Onu da, ya seni ya Ceylân'ı düşünmüştüm.
İnkâr-ı uluhiyete karşı Kore'ye gitmek lâzım' dedi ve çok
sevindi. Üstadımız o zamanlar NATO'yu tasvip ediyordu. Beni
Ankara'ya ve Isparta'ya gönderdi. Üstadımız kendi Cevşen'ini
bana verdi; 'Bunu yanında taşı, yedi kat muşamba yaptır' dedi.
Cüz
taksim ederek hatim yapma usulü
"Mübarek,
mualla Üstadımız üç aylar girdiğinde Isparda'daki Nur Talebelerine
hatim için Kur'ân-ı Kerim taksim ettirir, herkese bir cüz
vererek vazife taksimi yapardı. Isparta, Sav, Kuleönü, Atabey,
Bozanönü gibi mübarek Nur hizmeti ile müşerref olmuş, mübarek
köylere cüzleri taksim ettirir, böylece mübarek şuhur-u selasede
hergün hatim indirilirdi. O zaman bütün duasını umum Nur Talebeleri
namına Üstadımız yapardı. Başta Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm
ve âli, ashabı olmak üzere bütün ehl-i iman ve Nur Talebelerine
bağışlardı.
"İstikbaldeki
Nur Talebelerine dua ediyorum"
"Gece
erken kalkar, teheccüd namazını kılardı. Evradlarını, bütün
dualarını sabah namazına bir saat kala bitirirdi. Ellerini
dergâh-ı İlahiyeye açar, uzun uzun dua ederdi. Bu dua bir
saat devam ederdi. O anda bizler giremezdik. Ancak dua bittikten
sonra girebildik. 'Hatta benim bir dua vaktim var,o anda melaike
de gelse kabul etmem' demişti. 'Hem istikbaldeki Nur Talebelerine
dua ediyorum' derdi.
"Üstadımız
yatsı namazını kılınca fazla beklemez hemen yatardı.
"İsmen
duaya ehemmiyet verirdi"
"Mübarek
Üstadımızın Isparda'daki menzilinde baş ucunda beş metre uzunluğunda,
bir metre eninde bir şecere vardı. Peygamberimizin (s.a.v)
âl-i beytinden, evradlarında ism-i şerifleri olan zatların
nereden geldiğini ayrı ayrı oklarla gösteriyordu. Çok arzu
etmeme rağmen saymaya bir türlü muvaffak olamadım. Üstadımız
dua ederken isim üzerine çok ehemmiyet verirdi. Bazı Nur Talebeleri,
Üstadımızı ziyaret ettiklerinde Üstadımız isimlerini yazdırırdı.
Başucuna koyar, o ismi ezberleyinceye kadar yanında muhafaza
ederdi. Ve şöyle misal verirdi: 'Nasıl ki bir yere mektup
attığınızda zarfın üzerine güzel yazarsanız, gideceği yere
güzel gider, dua ederken de ismiyle zikredilirse daha iyi
olur' derdi.
"Gıyâbî
yapılan dua daha makbul olur"
"Üstadımız,
'Hem gıyâbî yapılan dua daha makbul olur. Çünkü ben senin
ağzınla günah işlemedim, sen de benim ağzımla işlemedin. Onun
için gıyâbî yapılan dualar daha makbul olur. Dua bir iksirdir,
toprağı gümüş yapar, gümüşü de altın yapar' derdi.
"Oruçta
ve bayramda takvime göre amel ederdi"
"Üstadımız
Türkiye takvimine göre amel ederdi. Yeni yazı takvimden hatt-ı
Kur'âniyeye çevirttirir, onu başucuna astırırdı. Şimdi olduğu
gibi o zaman da Ramazan'da bazen bir gün evvel oruç tutanlar,
bayram edenler olurdu. Üstadımıza söylerdik. O hiç ehemmiyet
vermezdi. Hattâ birgün Tahirî Ağabey, 'Bugün Arabistan'da
bayram' dediğinde Üstad, takvimi göstererek; 'Kardeşim ben
Türkiye'ye göre amel ediyorum' diye cevap verdi. Bilâhare
bir dersinde, 'Ben de öyle yaparsam, fitneye vesile olur'
demişti.
"Camiye
devam ediyordu"
"Üstadımız
Emirdağ'a ilk geldiğinde hem cumaya, hem de vakit namazına
camiye devam ediyordu. Sonra yeni gelen kaymakam hem vakit
namazından,hem de cumaya gitmekten men etmiş.
"Fıtrî
uyku beş saat"
"Üstadımız,
bir insana kâfi gelmeyecek kadar az yer ve az uyurdu. Bize
de derdi ki: 'Fıtrî uyku beş saattir.' Geceleri sabaha kadar
dua, niyaz ve ibadette bulunurdu. Yaz ve kış âdetini hiç değiştirmez,
teheccüd namazını devamlı kılar, münacaat ve evradların asla
terketmezlerdi. Hem Isparta'da, hem Barla'da, hem Emirdağ'da,
komşuları bizlere, 'Ne zaman Üstadın evine geceleri baksak,
Üstadın odasında ışık yandığını görür, hazin edasıyla dua
ettiğini duyardık' derlerdi. Üstadımız her zaman abdestli
olurdu. Üstad duhâ namazını da hiç geçirmezdi. Bu namazı güneş
doğduktan 45 dakika sonra kılardı.
"Boş
vakit geçirmezdi"
"Hiçbir
zaman mübarek vaktini boş geçirmez, ya okur, ya tashihle meşgul
olur veya okutturur, dinlerdi.
"Risale-i
Nurların neşrine çok sevinirdi"
"Risale-i
Nur matbaalarında neşr olunmaya başladığında Üstadımız yerinde
duramıyordu. Bir faaliyet, bir gayret, bir cevvaliyet... Sevincinden
âdeta yerinde duramıyordu. Öyle haller oldu ki, dünyayı tayeran
etmek istiyordu. Bazen yaya, bazen vasıta ile Isparta'nın
gül bahçelerine, bazen Kirazlıdere, Ayazma, Gölcük, bazen
Eğirdir Gölü kenarlarına, Barla bahçelerine, Karakavak, Kabristan,
Karadut gibi Nur'un menzil ve menzilciklerine gider, gezer,
dolaşır, dönerdik. Üstadımız Eğirdir'den Barla'ya atla giderdi.
Birimiz atı çeker, birimiz Üstadı tutar, birimiz de Üstadımızın
ibrik, termos, seccade gibi eşyalarını taşırdık. Barla'ya
vardığımızda yorgunluk, hastalık dinlemezdi. Hiçbir zaman
Üstadımızı boş dururken görmedik. 'Geliniz, biriniz bana ders
okuyun, biriniz suya gidin, biriniz de yoğurt, yumurta bulun,
yemek yapın' derdi.
"Bir
saat mesafede Çam Dağı yolu üzerinde Güdük suyu vardı. Suyu
bazen oradan, bazen de Karakavak gibi yerlerden getirirdik.
Karakavak veyahut Güdük suyundan geldiğimizde bazen Üstadımız,
'Hazır olun vasıtaya bakın, Ankara, İstanbul'dan formalar
gelmiştir. Hemen gideceğiz' derdi. Eğer vasıta bulmuşsak,
vasıta ile Eğirdir'e kadar giderdik. Gidip gelirken yollarda
Üstadımız, ders okutturur, dinlerdi. Çam Dağı'na çıkarken
de okuttururdu. 'Maşaallah, çok güzel istifade ettik seyyar
medresemizde' derdi.
"Karşılıksız
hediye kabul etmezdi"
"Mübarek,
muazzez Üstadımızın en yakın hallerini bizler görüyorduk.
İktisat düsturunu harfiyen tatbik ederdi. İstiğna düsturunu
hiç bozmazdı. Çünkü, 'Benim mesleğim sahabe mesleği, aç kalmak
var, hapislik var, zahmet var, var, var...' derdi. Mübarek,
muazzez Üstad hiç kimseden hediye almazdı. Çok sevdiği talebesi
dahi bir kilo üzüm getirse veyahut bir teberrük getirse, mukabilini
muhakkak verirdi. 'Benim kaidem bozulur, bana dokunur' derdi.
Bizler mukabilini vermeden hiç hediye aldığını görmedik. Bizlerden
dahi almazdı. Üstadımızın bu hallerini görenler, 'Kimseden
hediye almıyor da nasıl geçiniyor' diye soruyorlardı. İktisat
ve bereket-i İlâhiyeye mazhar oluşunun çok hikmetleri vardı.
"Hayvanlara karşı çok müşfikti"
"Bazen
karıncaları görse veyahut bizler bir taş kaldırsak ve altından
karınca çıksa, taşları gelip koydurur, 'Hayvancıkların rahatını
bozmayın' derdi. Kırlarda avcıları gördüğünde, 'Tavşanları
ve keklikleri vurmayın' derdi. Ve, 'Diğer hayvanları incitmeyin'
der ve nasihatte bulunurdu. Hattâ çok kişileri avcılıktan
menetti.
"Kırlarda
çobanlara rast geldiğinde onları çağırır, konuşurdu. 'Beş
vakit namazınızı kıldığınız zaman, sizin her vakit saatiniz
ibadet yerine geçer. Bu da beşeriyete hizmettir. Bundan hasıl
olan eti, yünü, sütü, yoğurdu her kim yerse yesin, size sadaka
hükmüne geçer. Bu hayvancıkları incitmeyin' diye çobanlarla
çok şefkatli konuşurdu.
"Cemaatle
namazda imamlık ederdi"
"Kırlara
gittiğimizde hiç boş durmazdı. Daima Cevşen, Evrad-ı Bahaiye,
Delail-i Nur, Hülasatü'l-Hülâsa, Hizbi'n-Nuriye, Tahmidiye
ve hususan Sekine'yi hiç bırakmazdı. Onu hergün okurdu. Hattâ
bazen çay içerken bile okurdu. Risale-i Nurları ya tashih
ederdi veya bizlere Risale-i Nurlardan okutur, kendisi dinlerdi.
Tefekkür ederdi. Kırlara gittiğimizde en yüksek yerlere çıkardı.
Bazen yüksek ağaçların ve taşların başına çıkardı. Namaz kılarken
de yüksek taşların başını tercih ederdi. Kırlarda cemaatle
namaz kıldığımızda bizlere imamlık ederdi. Namaz vakti girdiğinde
muhakkak ezan okuturdu. Üstadımız bizlere, 'Sizlerdeki gençlik
bende olsa, şu dağlardan inmem' derdi. Daima kitab-ı kebir-i
kâinatı mütalaa ederdi. Kırlarda kuşları, böcekleri hiç incitmez
ve incittirmezdi.
"Üstadımız
1953 tarihinde yeni bir devreye giriyor, hiç değiştirmediği
kaidesini değiştiriyordu. Akşamdan sonra kimseyi almayan Üstad,
Zübeyir Ağabey, Ceylan Ağabey ve beni yanına aldı. Üstadımızın
odasına zil bağladık. Sabah erken abdest suyunu döker, yemeğini
yapar, sobasını yakar, çayını pişirirdik. Üstadımızın tarz-ı
hayatında değişen mühim bir hâdise oldu. İşte 'Üçüncü Said'
devresi başlıyordu. Risale-i Nurların cemaatle okunmasına
ve sabah derslerine başladık. Üstadda ayrıyeten bir hareket
hali başladı. Risale-i Nurların yeni harflerle evvelâ daktilo
ile, sonra teksir ile çoğaltılmasına müsaade etti. İnebolu'dan,
Nazif Çelebi Ağabeyin ilk defa olarak Asa-yı Musâyı teksir
ettiğinde çok memnun olmuştu.

Ömrünü Üstad Hazretlerine ve Risale-i Nur hizmetine adamış
Bayram YÜKSEL ağabeye Allah 'dan (cc) rahmet diliyoruz.
Resim
Galerisine Dön
Ana
Sayfaya Dön
|