Yıl:
1936
Nasrullah
Şadırvanına, ilk defa gördüğü yaşlı bir insan gelmişti. Bir
bekçinin doldurduğu testinin başında nezaret ediyordu. Kıyafeti
bir hocayı andırıyordu. Sarıklı, cübbeli.. Kastamonu'da, bir
Osmanlı Şeyhülislâmın heybetiyle, fütursuz dolaşıyordu, hem
de 1936 yılında.
Emin
Bey ihtiyarsız olarak kalktı, doğru yanına yaklaşarak selâm
verdi.
"Sen
nerelisin kurban?"
"Beni
takip ediyorlar, bana yaklaşma, sana zararım dokunur."
İşte
bu hasbilik, bu samimiyet, Emin Beyin gönlünül tutuşturmaya
yetmişti.
Nasıl
tekrar görüşebilir, diye çırpınıp duruyordu.
İsterseniz
gelin buradan itibaren Emin Beyin kendi ağzından dinleyelim:
"Üstad'ın
yatağını satın aldım"
"Kendisini
sordum soruşturdum. Çarşı Polis Karakolunda kalıyormuş. Arasıra
bir bekçi ve poliste birlikte Kastamonu Kalesine çıkıyormuş.
"Bir
gün bir polis gelip beni çağırdı... Polisle birlikte kaleye
çıktık. Kendileri oradaydı. Polise dedi:
"Kardeşim,
bu benimm hemşehrimdir. Sen bir-iki dakika bizden ayrıl, ben
onunla biraz konuşacağım."
"Polis
yanımdan ayrılınca, durumun acı acı anlattı. Sıhhatinin iyi
olmadığını, bir kaç defa zehirlediklerini söyledi.
"Şeker,
çay gibi ufak tefek alacaklarını bir vasıtayla kendisine ulaştırmamı
bildirdi. 'Benim yanıma kimseyi bırakmıyorlar. Ben komisere
söyleyeceğim, yatağımı birisine satacağım. Yalnız arada bir
vasıta olsunki, ara sıra sen gel, bir şeyler lâzım oldukça,
hem onu alırsın, hem de bu yatak meselesini hallederiz' dedi
Bana üç tane sarı altın verdi. 'Bunlar Harb-i Umumîden kaldı.
Uzun yıllar saklıyorum. Bunları yanına al, bozdurursun, bana
lâzım olanları bununla alırsın' dedi. Ben de durumumun iyi
olduğunu söyleyince, 'Kat'iyyen karşılıksız bir şey kabul
etmem' dedi.
"Üstadın ibadeti"
"Üstad,
çıkıp dağa giderken hemen peşine polis ve bekçiler düşerdi,
dağda ne yapacak diye... Dağda oturur, ibadet eder, eserlerini
yazar, tashih eder ve dönerdi.
"Sabahlarıerkenden
evine gidip sobasını yakardım. Yine böyle bir gün gitmiştim.
Çok soğuk bir gündü, farkına varmadan sabah ezanından iki
saat önce gitmiştim. Seccadenin üzerinde ibadet ediyordu.
Mum ışığında, seherin soğuğunda, hazin bir sesle dua ediyor,
için için yalvarıyordu. Ben heyecan içerisinde tam bir buçuk
saat ayakta bekledim. Bu ulvî hali titreyerek, ürpererek seyrettim.
"Nihayet
ezan sesleri uzaklardan gelmeye başladı. Ama o zamanki malûm
Türkçe ezan sesleri... Dönüp bana dedi:
"Emin,
sen çok büyük bir hata ettin! Kasem ederim, yemin ederim ki,
benim bir vaktim vardır, o vakitte melâike de gelse, kati
bir surette kabul etmem. Sen çok yanlış ettin. Bir daha böyle
hareket etme, bu kadar erken gelme, ezan okunmayınca gelme!'
dedi.,
"Efendim
affet, kusura bakma! Ay ışığı dolayısiyle vakti bilemedim.
Erken gelmişim. Bir daha ezandan önce gelmem' dedim.
"Üstadın
Kutb-u Âzamla konuşması"
"Bir
gün beraber ikindi namazını kıldık. Namazdan sonra tesbihatta
iken:
"Kambur,
ben mi haklıyım, yoksa sen mi haklısın?' diye birisine hitap
ediyordu.
"Ben
yine bir çok zamanlar olduğu gibi, hayretler içindeydim. Odasında
benimle kendisinden başka kimse yoktu. Benim merakımı görünce,
meseleyi şu şekilde izah etti:
"Onuncu
Söz, haşir ve âhiret hakkındadır. Ben o eseri bir vakitler
Barla'da yazıyordum (1926 senesi). Baktım o günlerde bir İslâm
düşmanı, ıslahı gayr-i-kabil... Arefeye bir kaç gün vardı.
Ben beddua ettim. Benim bedduama karşılık bütün Hicaz velileri
ve Hicaz'daki Kutb-u A'zam ise, onun ıslahı için dua ediyorlardı.
Benim bedduam ferdî kaldığı için iade edildi. Aradan uzun
seneler geçti. Baktım, bu sene (1938-1939senesi) bana nihayet
hak verdiler. Ben halbuki bunun ıslahının gayr-i kabil olduğunu
biliyordum. Onlar nihayet bu sene başladılar beddua etmeye.
Benim konuştuğum Kutb-u A'zam'dır; Mekke-i Mükerreme'dedir.
Bütün Hicaz'la birlikte beddua etmeye başladı. Bana hak verdi.
Ben de ona hitap ettim.
Çaycı
Emin Ağabeyimizi rahmetle yadediyoruz.Nur içinde yat aziz
ağabey.