MEHMED
EMİN BİRİNCİ
1933'te
Rize-Pazar Hisarlı köyünde dünyaya geldi. Ankara ve İstanbul'da
Risale-i Nur neşriyatı ile başlayan hizmet hayatı devam etmektedir.
Remzi
Efendi ile Halil Dayı
"Bu
cümleden olarak, bizim akrabalarımzdan Remzi Efendi ile Halil
Dayı da, mezkûr gurbetin daimî müşterileri idiler.
"Kızılırmak'ın
denize dökülen kısmında balıkçılıkla meşgul oluyorlardı. 1948
gurbet dönüşlerinde kendilerinde bambaşka bir değişme olmuştu.
Bütün köylü -hattâ-, civar köyler -bu iki zattan bahsetmeye
başlamışlardı. O zamana kadar dine lâkayd kalan bu iki şahıs
nasıl oldu da birden bire değişivermişlerdi.
"Sonradan
öğrendik ki, bir tarikata intisap etmişler. Bütün günahlarına
tevbe ederek kazaya kalan namazlarını eda ederek ellerinden
geldiği kadar takva ile hareket etmeye başlamışlardı.
"Balık
avlama mevsimi gelince yine gurbete açıldılar. Mekânları yine
Kızılırmak'ın bulanık olarak denize dökülen kısmı ve balıkçı
barakaları... Bu sefer diğer arkadaşları, onlara bir başka
gözle bakmakta; kimisi gıpta ile, kimisi alaylı... Fakat onlar
aradıklarını bulmanın sevinci içinde daima Hakkı zikretmekte,
her işlerin Besmele ile yapmaktadırlar. Huzur içindeler. O
sene de balıkçılık mevsimi bitince avdet etmek üzere Bafra'ya
gelirler. Bafra'da Hacı İhsan Bey, Muammer Efendi ve daha
birkaç zatla tanışırlar. Sohbet esnasında Muammer Efendi bunlara
Afyon taraflarında Bediüzzaman isminde bir büyük zatın bulunduğunu,
birçok eserleri olduğunu, hükümet onun nüfuzundan korktuğu
için, daimî tarassutta bulundurduğu vesair bazı malûmatlar
vererek, nazar-ı dikkatlerini Bediüzzaman Said Nursî ismine
çekiyorlar ve kendilerine bir-iki küçük kitap veriyor.
"Remzi
Efendi ile Halil Dayı bu heyecanla köye geliyorlar... Bazı
tasavvufî meselelerle birlikte, Bafra'da Muammer Efendi ile
aralarında geçen muhavereyi bizlere naklediyorlar. İşte ilk
olarak Bediüzzaman ismini 1949 yılında (Allah rahmet eylesin)
bizim Remzi Efendiden duydum. Remzi Efendi çok kısa zamanda
hakikata ulaşmış, Risalelerin hepsini daha okumadan Bediüzzaman'ın
çok yüksek bir zat olduğuna kanaat getirmişti. Okumaya çok
meraklı olan Remzi Efendi Nur Risalelerini getirmek istiyor,
fakat bir türlü elli, yüz lira bulup sipariş edemiyor. Remzi
Efendinin akrabalarından Hakkı Usta diye bir zat var. Bu zat
gemi inşaat ustasıdır. Bir gün bir teknenin motor kısmını
monte ederken 'Arkadaşlar' diyor. 'Bizim Remzi Efendinin bildiği
yüksek, âlim bir zat var. Onun çok güzel kitapları varmış.
Birkaç kuruş verin de o zatın kitaplarından getirtelim, bizim
de istifademiz olur.' Bu söz üzerine 33 lira kadar bir para
toplarlar. O zamana kadar, başı pek ender secdeye değen Kadir
Usta da buna iştirak eder. Biraz da kendileri ilâve ederek,
kitapları sipariş ederler. Aradan onbeş-yirmi gün geçince
ayakkabıcılıkla iştigal eden Sefer Usta, bir akşam üstü bir
torba kitapla köye gelir.
"Merak
ve heyecanla torbayı açınca büyük büyük bazı eskimez yazılı
kitaplar çıktı. Hemen karıştırdılar. Oradan buradan okumaya
başladılar. Birisi Beşinci Şua diye bir bahis bulmuştu. Tam
aradığı yer burası idi. Remzi Efendi gönlünün istediğini elde
etmiş, duası kabul olmuş Risale-i Nur'lara kavuşmuştu.
"Bunların
heyecanı yavaş yavaş bana da tesir etmeye başlamıştı. Fakat
eskimez yazıyı okuyamadığım için ancak onları dinlemekle iktifa
ediyordum.
"Akşamları
Hakkı Ustanın evine giderek:
"Ne
olur Hakkı Amca, biraz oku da dinleyelim. Biz de istifade
edelim' diyordum. Ama o, sabahtan beri çalışmanın yorgunluğu
ile hemen uyuklamaya başlıyordu. Köyde yapılacak başka işim
de yoktu. Ne yapıp yapmalı, mutlaka bu yazıyı okumasını öğrenmeliydim.
"Ahdettim,
cehdettim, belki inanılmaz, ama yirmi gün içinde eskimez yazılı
kitapları okumaya başladım. Azmin elinen hiçbir şeyin kurtulmadığının
canlı bir örneği bu...
"Gerçi
ilk zamanlar bu Risaleleri tam anlayamıyordum. Fakat içimde
bu kitapların, bu zamanın insanlarına en faydalı kitaplar
olduğuna dair bir his vardı.
"Bediüzzaman
Said Nursî Hazretlerine sonsuz bir saygı ve hürmetle bağlanmıştım.
"Fıtrî
olarak, içimdeki bir hissin sevkiyle okuldaki arkadaşlarımdan
yine yakın olanlara Bediüzzaman'ı ve Risale-i Nur'u anlatmaya
başlamıştım.
"Hattâ
İhlâs Risaleleri'ni yeni yazı ile deftere yazdım. Okumaları
ve istifadeleri için arkadaşlarıma verdim.
Samsun mahkemesi
"O
günlerde Mustafa Sungur Ağabey'in Samsun Ağır Ceza Mahkemesinde
muhakemesi vardı. Samsun'da çıkan Büyük Cihad gazetesinde
'En Büyük İsbat' başlığı altında yazdığı yazıdan dolayı muhakeme
olacaktı. Bafra'daki Muammer Efendi ile mahkemeye gittik.
"Birkaç
tane başka davalar gördükten sonra, mübaşir 'Mustafa Sungur!'
diye çağırdı.
"Jandarmalar
tarafından kelepçeleri çözülen Mustafa Sungur'u ilk olarak
mâsum yüzüyle maznun sandalyesinde gördüm.
"Hak
ve hakikatı duyurmak, insanlığa gerçek saadeti sunmak için
kendi hürriyetini kelepçeye vuran, büyük ruhlu Sungur'u işte
o zaman tanımak şerefine erdim. Mahkeme müddetince hep ona
baktım, hep onu süzdüm, bir başka dava sebebiyle müdafaasını
ezberlediğim Sungur, bu Sungur'du. Mahkeme reisinin:
"Bediüzzaman
Said Nursî senin neyindir?' sorusuna karşılık:
"Üstadım,
hocamdır!' cevabından başka mahkeme safahatından hiç bir şey
aklımda yok... Ancak onun o andaki nuranî halinin ve davasına
olan sadakatının bende akisleri var. Ve kollarına tekrar kelepçe
takılarak hapishaneye giderken mütebessim çehresi gözlerimin
önünde...
"Ertesi
gün bir fırsatını bulup, hapishaneye ziyarete gittim. Hiç
bir şikâyette bulunmadı. Hapishanede Risaleleri okutmadıkları
için bana bir tane 'El-Munkızu Mineddalâl kitabını getir.
Boş zamanlarımda mütalâa edeyim' dedi.
İstanbul'daki
mahkeme
"O
günlerde Hür Adam Gazetesinde bir haber gördüm.
"Bediüzzaman
Said Nursî Hazretlerinin yarın mahkemesi var' diyordu. Dizlerimde
mecâl kalmamıştı. Heyecandan titredim. Birkaç yıldan beri
nurlu kitaplarını okuduğum büyük ve eşsiz Üstadı görmek nasip
olacaktı. Muhakeme olacak yeri öğrendim ve erken saatlerde
mahkeme koridorunda beklemeye başladım. Kısa zaman içinde
koridor tamamen doldu. Mahkeme saati yaklaşınca o kadar izdiham
oldu ki, aşağıdaki caddeden tramvaylar geçemez oldular, otobüsler
yollarını değiştirdiler. (O zamanki Adliye, şimdiki Büyük
Postahanenin üst katı idi). Halk, Adliyenin karşısındaki evleri
ve hanları doldurmuş muazzam kalabalığa temaşa ediyordu. Mahkeme
saati yaklaştı ve aziz Üstad, hasretini her an bütün duygularımla
hissetiğim büyük insan, tarihî şahsiyeti ve kıyafetiyle koridorun
başında göründü. Telaşsız ve fütursuz, vakur adımlarla dim
dik yürüyerek binlerce kendisini karşılayanları iki eliyle
selâmlayarak mahkeme kapısına kadar geldi. Yanında üniversitede
okuyan sadık talebeleri vardı. Mahkeme kapısı açılınca kendimi
içerde buldum. Yüç kişilik yere binlerce kişi girmek istiyordu.
Mahkeme reisi bu izdiham karşısında mahkemenin cereyan edemeyeceğini,
salonun boşaltılmasını rica etti. Fakat hiç kimse istifini
bozmadı. Birkaç dakika sükûttan sonra Üstadın dönüp taleberine
bir bakması kâfi geldi ve kalabalık bir anda dışarıya çıktı.
Fakat yine biz mahkemeyi içerde ayakta dinledik.
Akşehir
Palas'ta
"Üstadın
Akşehir Palas'ta kaldığını öğrenince ertesi günü hemen otele
gittim. Görüşmek istedim. Mahcubiyetimden ve heyecanımdan
ısrar edemiyordum. Yanında kalan ve hizmet eden Üniversiteli
Nur Talebelerine gıbta ediyordum. Ne olurdu ben de onların
yanında bulunaydım, diye coşar bir arzu ile istiyordum. Kaç
kere Akşehir Palas Oteline gittimse de orada görüşmek nasip
olmadı.
"Yine
bir defasında görüşmek için gittiğimde o zaman hizmetinde
bulunan Üniversiteli Muhsin Alev dedi ki: Üstad yarın karşımızdaki
küçük camide Cuma namazına gidecek, sen de gel oraya, görürsün.'
Gittim. Üstad arka tarafta müezzin mahfelinde namaza durdu.
Ayaklarındaki çorapları çıkarmıştı. Çok dikkatli bakıyordum.
Her selâmdan sonra dişlerini misvaklıyordu. Namaz bitti. 'Sübhânallah,
Elhamdülillah, Allahüekber...' Sonra herkes dua etmeye başladı.
Ben baktım Üstada. Tesbihatı bitirmediğinden bir eliyle tesbih
çekiyor, diğer elini kaldırmış, umumî duaya amin diyordu.
Namazdan sonra görüşmek yine nasip olmadı. Bu arada Abdülmuhsin
Alev'in kaldığı Süleymaniye'deki evine gitmeye başladım. Yavaş
yavaş orada Risaleleri daha fazla okuyabiliyordum. Hem de
oraya gelenlerle beraber okuyorduk.
"Bir
gün Abdülmuhsin, benim bulunduğum otele gelerek 'Filan gazetede
bir haber var. Onu Üstad görmek istiyor, tanıdığın bir bayi
varsa, para vermeden emaneten o gazeteyi al, sonra iade edersin?
dedi. Ben de gittim, aldım, sonra bayiye geri verdim.
"Yine
bir başka gün Abdülmuhsin yanıma gelerek 'Üstada sormak istediğin,
yazılmasını arzu ettiğin bir sualin var mı? Üstad soruyor.
Sualin varsa söyleyelim' dedi. Hiç unutmam. Demiştim ki: 'Namazın
ta'dil-i erkânına dair bir kitap yazsa iyi olur.' Gülümsüyordu.
Gitti. Ve ondan birkaç gün sonra bir bavulla bana gelerek,
'Bunlar senin yanında biraz kalsın. Üstad Hazretleri Akşehir
Palas'tan çıkıyor. Fatih'teki Reşadiye Oteline gidecek. Bunları
bir müddet sonra alacağız' dedi. Üstadın eşyaları imiş. Bir
müddet sonra aldılar. Ve Üstad Akşehir Palastan Reşadiye Oteline
gitti.
"Üstadı
ilk ziyaretim"
"Artık
sabrım tükenmişti. Ne yapıp yapıp Üstadı görecektim. Aradan
birkaç gün geçtikten sonra Fatih'e gittim. Reşadiye Otelini
buldum. 'Falan odada kalıyor' dediler. Çıktım. Beni Abdullah
Yeğin Ağabey karşıladı. Ve Üstadın hizmetinde bulunanların
kaldıkları odaya götürdü. Üstad kendi odasından bir ara abdest
almak için çıkınca tekrar odasına giderken beni gördü. 'Bu
kimdir?' diye sormuş olacak ki, biraz sonra beni çağırdılar,
gittim. Titreyerek, çekinerek, ürkerek Üstadın odasına gittim.
Elini öpmek için yaklaşırken bana işaret ederek 'otur' dedi,
oturdum. O esnada Hz.Üstad, Türk Milliyetçiler Derneği tarafından
Süleymaniye Camiinde okutulmakta olan Mevlid-i Şerifi küçük
el radyosundan dinliyorlardı.
"Mevlid
yayını bitince kalktım ve büyük Üstadın elini öptüm. Hz. Üstad
da alnımdan öperek nereli olduğumu ve ne yaptığımı sorunca
dilim tutulmuştu. Orada beni tanıyanlar cevap verdiler. Risale-i
Nuru okuduğumu, elimden geldiği kadar hizmet ettiğimi söylediler.
Hz. Üstad bana dönerek:
"Seni,
hem Zübeyir, hem Bayram, hem Ceylân, hem Hüsnü, hem Tahirî,
hem de Abdülmuhsin gibi kabul ettim. Risale-i Nur'a hizmet
eyle' dedi.
Fatih'te
Cuma namazı
"Üstad
Hazretlerini ziyaretimden kaç gün geçtiğini bilemiyorum. Bir
gün dediler ki: 'Yarınki Cuma namazını Üstad Fatih Camiinde
kılacak.' Namaz vakti camiye gittim. Daha evvel tanıdığım
birkaç arkadaş da orada idiler. Osman Köroğlu ismindeki bir
arkadaş hemen orda bulduğu seyyar bir fotoğrafçıya tembihleyerek
Üstad Hazretleri camiden çıkarken fotoğrafını çekmesini söylemişti.
Hz. Üstad ezan okunurken camiye geldi. Namazı müezzin mahfelinde
kıldıktan sonar, Nur Talebeleriyle birlikte dışarı çıktık.
Üstad bizim beş metre kadar önümüzde gidiyordu. Tam Fatih
türbesine girilen kapının önüne gelince durdu. Kabristana
yarım dönük vaziyette ellerini açıp Fatiha veya dua okumaya
başladığa zaman fotoğrafçı hemen birkaç resim çekti (*) Hz.
Üstad ses çıkarmadı. Hep beraber Reşadiye Oteline kadar yürüdük.
Onlar yukarı çıktılar. Biz de yerlerimize gittik.
"İkinci
defa Üstadımızı görmüş olmak bana dünyalar verilse değişmeyeceğim
bir sevinç verdi. Artık sık sık Süleymaniye'deki 50 numaralı
eve gidiyor ve oradaki Nur Taleberinden hizmetin usûl ve metodlarını
öğreniyordum. Baktım olacak gibi değil. Otelde çalışırken
biriktirdiğim bir miktar param vardı. 'Tevekkeltü Allah, bu
bitinceye kadar Allah Kerim'dir' dedim ve otelden ayrılarak
ben de onların yanında kalmaya başladım. Her hallerini dikkatle
takip ediyordum.
Üstad
beni İstanbul'a istiyor
"1953
senesi içinde Üstad Bediüzzaman tekrar İstanbul'a gelmiş bulunuyordu.
Bir gün bir telgraf aldım. Telgrafta 'Üstad seni İstanbul'a
istiyor, acele gel' deniyordu. Bu telgraftan birkaç gün önce
Millî Eğitim Müdürlüğünce ortaokul mezunlarına öğretmenlik
için ihtiyaç olduğu ilân edilmiş, ben de müracaat etmiştim.
Talebelere îman hakikatlarını anlatmak hissi galebe çaldığı
için Aziz Üstadın davetine icabet etmeme hamakatını gösterdim.
Hata ettim. Fakat kısa bir zaman sonra tokadını da yedim.
"Gerçi
kısa sayılacak zamanda çocuklara çok şey öğrettim, örnek hareketler
gösterdim. Hem dünyevî, hem uhrevî meseleleri birleştirerek
akıl, kalb ve vicdanın nurlanmasını temine çalıştım. Fakat
bütün bunlar Hz. Üstadın hizmeti yanında bir zerre bile olamayacağını
sonradan öğrendim. Ama iş işten çoktan geçmişti.
Vazifeme
son verildi
"Uzun
kış gecelerinde akrabalarımızdan yanında kaldığım Ahmed Dayının
evinde sohbet eder, Risalelerden okurduk. Vazifeye başladığım
iki ay olmuştu. Bir Cumartesi okulu tatil edip, bazı talebelerle
çarşıya iniyorduk. Kasabaya yaklaştığımızda jandarma ve polisle
dolu bir jip önümüzden geçti. 'Kimbilir nerede vukuat olmuş
da bunlar oraya gidiyorlar' dedik. Meğer vukuatı yapan bizmişiz.
Bizim menzilimizi basmaya gidiyorlarmış. 'Sen misin büyük
Üstadın davetine icabet etmeyen, kaderin adeletine bak da
gör' dercesine ehl-i dünyanın tazyikiyle muvakkat vazifemize
son verilmek istenildi. Nihayet valilik emriyle vazifemize
son verildi.
"Hâdise
şuydu: Diyarbakır Öğretmen Okulunda okuyan bir arkadaşa küçük
Tarihçe-i Hayat'tan göndermiştim. Orada arama yapmışlar. Arkadaş
kitabı benden aldığını söylemiş ve adresimi vermiş. Bunun
üzerine harekete geçilip, kaldığım evde birkaç Risale zabtederek,
savcılığa çıkıp, bu kitapların yasak kitaplar olmadığını,
hem yakında Rize Ağır Ceza Mahkemesinin iade ettiğini, binaenaleyh
kitaplarımın geri verilmesini istedim. Savcılık sorgu hâkimliğine
intikal ettirdi. Sorgudan men-i muhakeme ile kitapları tekrar
geri aldım. Tabii bunlar yukarıda bahsettiğim gibi basit sebeblerdir.
Bence esas sebep Üstadın davetine icabet etmememdir.
Tarihçe-i
Hayat'ın neşri
"Bu sefer büyük Üstadın Tarihçe-i Hayat'ı basılıyordu.
Onu gören, Onu bilen, Onu tanıyan ve hizmetinde bulunan sadık
talebeleri Aziz Üstadlarının tarihçe-i hayatını, meslek ve
meşrebini kaleme almışlar. Risale-i Nur'un müellifini yüksek
vasıflarını nazara vermek istiyorlardı. Hazret-i Üstad ise
kendi hususî hayatı ile ilgili çoğu yerleri çıkarmış ve nazarları
tamamiyle Risale-i Nur'a tevcih ettirmişti. O, 'Ben kendimi
beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum, herşey Risale-i
Nur'a aittir' düsturunu benimsetmeye çalışıyordu ve bu açıdan
meseleye bakıyordu. Risalelerden yazdığı hakikatleri önce
nefsinde tatbik etmeyi bilen ve her haliyle yaşayan Aziz Üstadın
bu Tarihçe-i Hayat'ı tab edilirken Üstada ait fotoğrafların
esere girip girmemesi bahis konusu oldu. Şark'tan bir kısım
talebeleri fotoğrafların girmemesi taraftarıydılar.
"Eserin
baskısı hitama erince yine ciltletmek için Ankara'dan İstanbul'a
götürdük. İlk ciltlenenlerden bir miktar alıp o zaman Emirdağ'da
bulunan Hazret-i Üstada götürdüm. Büyük bir memnuniyetle karşıladı.
Kitabı eline alarak biraz karıştırdı. Ve bana dönerek:
"Bu
kitap kaç panganottur' diye sordu.
"Yirmi
beş liradır efendim' dedim. O zaman Üstad:
"En
az kırk panganot olmalı... Çünkü ucuz olan ucuz bakar. Hem
burada Eski Said'in resimleri de yok' (niye konmadı mânasında)
diye bazı tavsiyeler de bulunduktan sonra Asâ-yı Mûsa'dan
bir miktar ders okuttu. Sonra müsaade isteyip ayrıldım. O
anda hizmetinde rahmetli Zübeyir Ağabeyle Ceylan Ağabey vardı.
Bir müddet onların yanlarında kaldım. Ayrılırken Mustafa Acet'e
yeni yazdırılan 'Hizbü'l Envar-ı Hakaik-ı Nuriye'yi bastırmak
için alarak İstanbul'a getirdim.
"Ankara'da
Tarihçe-i Hayat'ın baskısı bitince İstanbul'a geldim.
Neşriyat
işini İstanbul'a aldık
"Ben
Ankara'da iken bizim Fırıncı Ağabey, Üstad Hazretlerinin ziyaretine
gider. Üstad ona 'Ankara, Samsun, Antalya çalışır, İstanbul
uyur' mânâsında ikazda bulununca, derhal harekete geçerler
ve ilk olarak Mesnevi-i Nuriye'yi tab ederler.
"O
tarihlerde Risale-i Nur'un neşriyatı Samsun'da ve Antalya'da
da devam ediyordu. Hattâ Üstadı Isparta'da bir ziyaretimde
Mustafa Ezener'e yardım için beni Antalya'ya gönderdi. Hutbe-i
Şamiye tashihini bitirdikten sonra tekrar Üstadı ziyaretimde:
'Kardeşim Risale-i Nur'lar küfrün belkemiğini kırmıştır. Artık
doğrulamaz' buyurmuşlardır. Zübeyir Ağabeye, 'Bu benim misafirimdir'
deyip kendi yemeğinden bana bir miktar ikramda bulundular
ve Ceylân Ağabeye dönerek, 'Şimendifer parası ne kadar?' diyerek
bilet parasını verdiler.
"Bu
defa neşriyat işlerini İstanbul'da yapmaya başladık. Hazret-i
Üstad, Risalelerin süratle çıkmasını istiyor ve bir an önce
milletin istifadesine sunulmasını arzu ediyordu. Zaten tek
maksadı insan olarak dünyaya gelen zişuurların saadet-i ebediyeye
nail olmaları için tahkiki imanı kazanmaları ve bu suretle
Cehennemden kurtulmaları idi. Onun yüksek şefkati, aziz ruhu
ve ism-i Rahîm'e mazhar olan asîl şahsiyeti düşmanlarına beddua
etmekten bile kendini men etmiş, onlara iman nasib etmesini
dileyerek zamanımızın Sıddîk'ı olmuştu.
|